FBE- Savunma Teknolojileri Lisansüstü Programı - Yüksek Lisans

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Gözat

Son Başvurular

Şimdi gösteriliyor 1 - 5 / 91
  • Öge
    Establishing multifunctional graphene fibers for smart textiles
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020) Çakar, Özer ; Cebeci, Hülya ; 621206 ; Defence Technology ; Savunma Teknolojisi
    Gelişen teknoloji ile birlikte elektronik cihazlar hemen hemen her insanın hayatında önemli rol oynamaktadır. 1990'lı yılların sonlarına doğru ortaya çıkan akıllı tekstiller de tekstil alanındaki teknolojik gelişmelerin elektronik ile harmanlanmasının bir sonucudur. Araştırmacılar akıllı tekstil kavramını çevresel uyarıları algılayan ve bu uyarılara da gerekli tepkiyi verebilen tekstiller olarak tanımlamaktadırlar. Tekstil yapısına elektronik cihaz/devre entegrasyonu sonucunda akıllı tekstillerin özellikle savunma sanayi gibi kullanıcıdan gerçek zamanlı bilgi alınmasını gerektiren uygulamalarda kullanım alanları oldukça genişlemiştir. Tüm bu gelişmeler doğrultusunda ve hızla ilerleyen akademik çalışmalar neticesinde ortaya çıkan ileri seviye malzemeler ve bu malzemelerin kullanımları da akıllı tekstiller için önemli gelişmeler içermektedir. Bu ileri seviye malzemeler sınıflandırılacak olursa; • Polimer bazlı, • Metal bazlı, • Karbon bazlı malzemeler olmak üzere 3 kategori altında incelenebilir. Her bir kategorideki malzemeler birbirine göre farklı avantaj ve dezavantaja sahip olduğu için akıllı tekstil uygulamalarında hep yer almışlardır. Bu kategoriler arasında karbon bazlı malzemeler ise sahip oldukları üstün mekanik özellikleri, çevresel stabiliteleri, elektriksel iletkenlikleri ve işlenebilirliklerinden dolayı diğer kategorilere göre daha fazla dikkat çekmektedir. Grafenin (2004) keşfinden sonra nano boyutta sahip olduğu üstün mekanik dayanım (1 TPa), elektriksel iletkenlik (~ 104 S m-1), çevresel stabilite ve düşük maliyetli ve çevre dostu üretim yöntemleri sayesinde karbon bazlı malzemeler arasında birçok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Grafenin sahip olduğu bu özellikler karbon atomlarının sp2 hibritleşmesi yapması sonucu ortaya çıkan 2 boyutlu yapısından dolayı kaynaklanmaktadır. Tüm bu özellikleri makroskopik boyuttaki bir yapıda da sahip olabilmek için araştırmacılar arasında çok yoğun çaba sarf edilmektedir. Bugüne kadar 3 boyutlu olarak adlandırılabilecek film, top, tüp vb. birçok grafen yapısı elde edilmiştir. Elde edilen bu yapılar sahip oldukları boyutsal kısıtlamaları nedeniyle kısıtlı kullanım alanları bulmuşlardır. 2012 yılında grafen fiberin elde edilmesiyle 3 boyutlu grafen yapılarında yeni bir çağ başlamıştır. Özellikle grafen fiberlerin akıllı tekstil uygulamalarında yer bulması ve çarpıcı özellikler sergilemesiyle birlikte grafen fibere gösterilen ilgi günden güne artarak devam etmiştir. Bu çalışma GO fiber üretimi, üretim parametrelerinin optimizasyonu, karakterizasyonu ve redüksiyonu ile nihai ürün olarak rGO fiber üretimine dayanmaktadır. Ayrıca elektriksel iletkenliğin daha yukarı seviyelere çekilmesi için Ag NWs katkılama üzerine de çalışılmıştır. Bu kapsamda bu tez çalışması üç ana bölümde incelenebilir; • LC fazındaki GO sulu solüsyonundan GO fiber üretimi, optimizasyonu ve karakterizasyonu • Üretilen GO fiberlerin redüksiyonu, optimizasyonu ve karakterizasyonu • Ag NWs katkılama optimizasyonu ve karakterizasyonu Çalışmanın ilk bölümü öncelikle farklı konsantrasyonlara sahip garafen oksit sulu çözeltilerinden ıslak eğirme metoduyla fiber üretimini kapsamaktadır. Fiber üretimi için gerekli likit kristal faz davranışına sahip solüsyon konsantrasyonunun belirlenmesinin ardından farklı ıslak eğirme proses parametreleri ile fiber üretimi, optimizasyonu ve karakterizasyonu ile ilk bölüm çalışmaları son bulmuştur. Islak eğirme metodunda sabit bir basınç altında pıhtılaştırma banyosuna enjekte edilen GO sulu solüsyonu çözücü değiştirme mekanizması ile fiber formda katılaşır ve çökelir. GO yapısı gereği polar bir malzemedir ve polar olmayan çözücülerde dağılım göstermez. Pıhtılaştırma banyosu hazırlanırken en çok dikkat edilen hususlardan birisi de pıhtılaştırma banyosunun polar özellik göstermemesidir. Bu sebeple pıhtılaştırma banyosunda etanol ve saf su karışımına kalsiyum klorür tuzu ilave edilmiştir. Banyodan alınan fiberler kalıntı kimyasallardan arındırılmak üzere çeşitli sıvılarla yıkanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, ilk bölümde elde edilen veriler eşliğinde GO fiberlere redüksiyon işlemi ile GO – rGO dönüşümü uygulanmıştır. Redüksiyon işlemi için ise sulu askorbik asit ve sulu hidroiyodik asit çözeltileri ile farklı parametrelerde kimyasal ve farklı süre ve vakum altında termal redüksiyon uygulanmıştır. Uygulanan redüksiyon işlemleri sonucunda elde edilen rGO fiberlere gerekli karakterizasyon çalışmaları uygulanmış ve en optimum koşullar belirlenmiştir. Çalışmanın son aşamasında ise ilk iki bölümde elde edilen bilgiler doğrultusunda farklı ağırlık oranlarında Ag NWs katkılaması gerçekleştirilen GO solüsyonundan fiber eğirme işlemi gerçekleştrilmiştir. Elde edilen fiberlerin elektriksel özellikleri incelenmiş olup mekanik ve elektriksel iletkenlik değerleri üzerindeki Ag NWs etkisi incelenmiştir. Sentezlenen malzemelerin özelliklerinin araştırılabilmesi için bazı karakterizasyon teknikleri kullanılmıştır. GO ve rGO fiberlerin çap bilgilerini tayin edebilmek için optik mikroskop kullanılmıştır. Fiberlerin morfolojik özelliklerini anlayabilmek için SEM cihazı kullanılmıştır ve GO katmanlarının fiber ekseni boyunca nasıl bir yönelim gösterdiği gibi bilgilere ulaşılmıştır. Aynı zamanda SEM analizi sırasında EDS analizi ile yapıdaki var olan elementler tayin edilmiştir. Raman ve FTIR karakterizasyonları ile de redüksiyon işleminin ardından yapıdaki kusurlu olarak adlandırılan oksitli yapıların varlığını nitel olarak elde edip redüksiyon işleminin ne kadar başarılı olduğu sonucuna varılmıştır. XRD analizi ile de redüksiyon işlemi sonrasında rGO tabakaları arasındaki mesafenin azalarak mekanik dayanım ve elektriksel iletkenlik değerlerindeki artışın sebebi net olarak anlaşılmıştır. Fiberlerin mekanik dayanım testi için ise UTM cihazı kullanılmıştır. 4-nokta iletkenlik cihazı ise elektriksel iletkenlik değerlerini elde edebilmek için kullanılmıştır. Tüm bu karakterizasyon işlemleri GO, rGO ve Ag NWs katkılı fiberlere ayrı ayrı uygulanmış ve sonucunda en etkin fiber üretim parametreleri belirlenmiştir. Bu çalışmada, akıllı tekstil uygulamalarında kullanımı amaçlanan makroskopik boyutta grafen üretimi fiber formda gerçekleştirilmiştir. Sıvı kristal fazındaki GO sulu solüsyonundan ıslak eğirme yöntemi ile GO lifleri elde edilir ve daha sonra kimyasal ve termal indirgeme ile rGO liflerine dönüştürülür. Üretimi yapılan fiberlerin dokuma işlemi sırasında gerekli olan esneklik için mekanik ve fonksiyonellik açısından gerekli elektriksel iletkenlik özellikleri akıllı tekstil uygulmalarında uygulanabilirliğini değerlendirmek için test edilmiştir. GO fiberlerin birim şekil değişimi (%11.63) değeri sonucunda esnekliğinin literatürdeki en iyi sonuç olduğunu kanıtlamıştır. Bu sonuç neticesinde dokunulabilirlik açısından yeterli esnekliğin sağlandığı anlaşılmıştır. Ayrıca, indirgeme işlemlerinden sonra beklendiği gibi, sp2 hibritleşmesi yapan karbon atom yapısının elektron hareketliliği neticesinde elde edilen yüksek elektriksel iletkenliği (2.24 × 105 S m-1) akıllı tekstil sistemlerinde istenen fonksiyonelleştirmenin uygulanabileceğini göstermiştir. Ek olarak, liflerin elektrik iletkenliğini daha da arttırmak için Ag NWs katkılama yapılmıştır. Tüm bu sonuçlar neticesinde makroskopik boyutlu rGO liflerinin, algılama ve reaksiyon kabiliyetine sahip giyilebilir elektronik olarak kabul edilen sistemlere uyarlanması, savunma sanayiindeki giyilebilir teknolojilerin taleplerini karşılamak için iyi bir yaklaşımdır.
  • Öge
    Aeroelastic analysis of 2 dof typical airfoil section modeled with shape memory alloy springs
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020) Dağlı, Osman ; Kaya, Metin Orhan ; 634690 ; Savunma Teknolojisi ; Defence Technology
    Son yıllarda, havacılık, savunma ve ileri imalat sanayileri için yüksek performanslı yapısal ve mekanik sistemlere olan güçlü talep, ileri malzemelerin gelişimini teşvik etmiştir. Genel olarak, klasik malzemeler, çevre ortamdaki değişikliklere cevap veremedikleri ve edimsel olarak tasarlanmadıkları hizmet koşullarında çalışamayacakları anlamında pasiftir. Bu nedenle, değişken çalışma koşulları tüm pratik uygulamalarda ortaya çıkabileceğinden, elastodinamik tepkisi geniş bir hizmet yelpazesi altında gerçek zamanlı olarak en uygun şekilde uyarlanabilen ileri aktif malzemelerin gelişimine önemli bir ihtiyaç vardır. Örneğin, akıllı malzemeler ve yapılar hem piezoelektrik malzemeler ve şekil hafızalı alaşımlar (ŞHA) tarafından sunulan güçlü özelliklerden hem de algılama özelliklerinden faydalanır. Şekil hafızalı alaşımlar, başlangıçta uygun termomekanik koşullar altında şekli bozulursa veya şekillendirilirlerse, daha yüksek bir sıcaklığa ısıtıldıktan sonra başlangıç şekilleri geri kazanılabilir. Alaşım malzemesi özelliklerine ve dış koşullara bağlı olarak, şekil geri kazanımı iki şekilde gerçekleşebilir:\\ - Malzeme düşük sıcaklıkta şekli bozulursa, ayırt edici bir sıcaklığın üzerine ısıtılarak başlangıç şekli geri kazanılabilir. Bu özellik şekil hafızası etkisi (ŞHE) olarak bilinir;\\ - Malzeme yüksek sıcaklıkta şekli bozulursa, uygulanan yük kaldırılarak başlangıç şekli geri kazanılabilir. Bu özellik süperelastisite olarak bilinir.\\ Şekil hafızalı alaşımlar ayrıca martensitik durumda ve iki fazlı durumda yüksek bir sönümleme yetisine sahiptir. Mekanik enerjinin ısıya dönüşümünü içeren sönümleme yetisi, sadece şekil hafızalı alaşımlara özgü ayırt edici bir davranış değildir. Tüm malzemeler bu özelliği sergiler. Fakat, ŞHAlar standart malzemelerinkinden daha büyük bir sönümleme yetisi sergilerler. Süperelastik yükleme ve boşaltma arasındaki gerilim histerezisinin bir sonucu olarak fazla enerji sönümlenir. Aeroelastisite; bir çalışma konusu olarak, aerodinamik kuvvetler ile elastik bir yapının tepki kuvvetleri arasındaki etkileşimleri açıklar. Aerodinamik kuvvetler elastik bir yapının şeklini bozar ve yapının şekil değişimi, üzerine etkiyen aerodinamik kuvvetlerin doğasını değiştirir. Dinamik bir sistemde, bu kuvvetler birbirlerini geri besleyebilir ve bazen karmaşık ve tahmin edilmesi zor tepkilere neden olabilir. Belirli koşullar altında, dinamik sistemin geri besleme yapısı, çırpınma (flutter) gibi yapıda fiziksel hasara sebep olan kararsızlıklara yol açabilir. Aeroelastisite alanında, en tehlikeli fiziksel olgu olan çırpınma, aerodinamik, yapısal ve atalet kuvvetlerinin etkileşime girdiği ve gittikçe artarak bir kanat yapısının kontrolden çıkmasına neden olan dinamik bir kararsızlıkdır. Bu olgu, yıkıcı yapısal arızalara ve uçaklarda şiddetli hasarlara neden olur. ŞHAlar, şekil değişimlerinin faydalı seviyeye kadar geri kazanımına sahip özel malzemelerdir. Temel olarak, ŞHAlar, bazı yüklemelerden kaynaklanan bozulmuş şeklini başlangıç durumuna geri getirebilir. Bu özellik, enerji dağılımı ve pasif titreşim kontrolü sağlar. Bu bağlamda, kanatlarda oluşabilecek tehlikeli seviyedeki salınımların sönümlendirilmesinde şekil hafızalı alaşımların süperelastik özelliklerinden faydalanılabilir. Salınımların yaratabileceği yüksek seviyedeki enerji soğurularak çırpınma oluşumu bir miktar geciktirilebilir veya sınır çevrimli salınımlara (SÇS) dönüştürülebilir. Bu tezin temel fikri iki serbestlik dereceli iki boyutlu aeroelastik tipik kanat kesitinin yunuslama ve dalma yaylarıyla örneklenmesi, sayısal çözümlemesi, yazınla karşılaştırılması ve doğrulanmasıdır. Asıl amaç ise, şekil hafızalı alaşımın süperelastik histerezisinin bir uçak kanadı kesitinin aeroelastik davranışları üzerindeki etkilerini incelemektir. ŞHAlar, genellikle ŞHE ve süperelastisite olarak adlandırılan, diğer malzemelerin aksine özel doğrusal olmayan bir özellik gösterir. Bu özellik, şekil hafızalı alaşıma özel ısıl ve mekanik yükler altında, martezit fazdan östenit faza veya östenit fazdan martenzit faza doğru olan faz dönüşümünün bir sonucu olarak ortaya çıkar ve bu dönüşüm işlemi, doğrulanmış ve uygulanabilir bir örnekle tanımlanır. Bu bağlamda, ŞHAlar için kayma gerilimi ve kayma şekil değişimini içeren bir boyutlu Liang-Rogers örneği kullanılmıştır. İlk olarak, Nitinol olarak da adlandırılan Ni-Ti alaşımı, en iyi tepki, mükemmel yapısal ve işlenebilirlik özellikleri nedeniyle bu çalışmada kullanılmak üzere ŞHA malzemesi olarak seçilmiştir. Bununla birlikte, aeroelastik tipik kanat kesitindeki doğrusal yaylarla değiştirmek için Nitinol ŞHA malzemesi helisel yay olarak örneklenmiştir. ŞHA yayının, doğrusal iki serbestlik dereceli iki boyutlu aeroelastik tipik kanat kesitinin hareket denklemine dahil edilmesinin etkileri araştırılmıştır. Araştırmamızda dalma yer değiştirmesinin, yunuslama yer değiştirmesine göre etkileri küçük olup gözlemlemesi zor olacağından dolayı sadece yunuslama yayı ŞHA yayıyla değiştirilmiştir. Ayrıca, aerodinamik yükleri belirtmek amacıyla, düzensiz aerodinamik örnek kullanılmıştır. Daha sonra, elde edilen hareket denklemleri sistemi, klasik integrasyon şemaları ile çözmek ve sonuçları elde etmek için durum-uzay formunda yazılmıştır. Tüm sistemi çözmek için klasik integrasyon yöntemlerinden biri olan dördüncü dereceden Runge-Kutta yöntemi seçilmiştir. İkinci aşamada, hareket denklemi sistemleri doğrusal çelik yaylar baz alınarak çözülmüş ve sistemin doğal davranışları, doğal frekansları ve özdeğer çözümlemesi yapılarak doğrusal çırpınma hızı belirlenmiştir. Daha sonra denklemler sistemi, her iki yay için çözülmüş, doğrusal çelik yay ve ŞHA yayının cevapları karşılaştırılmıştır. Üçüncü aşamada, doğal süperelastik yani sönümleyici ve dağıtıcı özelliklerini göstermesi için gerekli olan koşullar şekil hafızalı alaşıma uygulanmıştır. Bunlar östenit faz geçişinin bittiği sabit sıcaklık ve doğrusal olmayan özelliğinin açığa çıkması için gereken kritik kayma gerilmesi büyüklüğüdür. Bu kayma gerilmesi büyüklüğüne ulaşabilmek için yunuslama yaylarına harici ön yüklemeler uygulanmıştır. Daha sonra, Ni-Ti ŞHA yayının aeroelastik sistemin çırpınma ve çırpınma sonrası davranışlarının sonuçları çözümlenmiştir. Ardından elde edilen cevapların, önceki çalışmalarla eşleşip eşleşmedikleri karşılaştırılmıştır. Çözümlerin sonuçları incelendiğinde, ŞHA yaylarının kritik kayma gerilmesine ulaşılmadığında doğrusal çelik yay gibi davrandığı ve sönümleyici ve dağıtıcı özelliklerini açığa çıkarmadığı gözlemlenmiştir. ŞHA yaylarının süperelastik histerezisinden, kararsız büyüyen salınımları bastırmak ve bazı farklı hava akış hızlarında kabul edilebilir sınır döngü salınımları (LCO) oluşturmak için verimli bir şekilde faydalanıldığı görülmüştür.
  • Öge
    Neodimiyum-demir-bor Mıknatısların Nitrasyon, Seçkili Kavurma Ve Suda Çözünenleri Ayırma Yıkaması İle Geri Dönüşümü
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2016 -12-16) Aktan, Emir ; Ergun, Celaletdin ; 10116700 ; Savunma Teknolojileri ; Defence Technology
    Bu çalışmada geri kazanımı amaçlanan nadir toprak elementleri, 15 lantanit ve bunlara ek olarak itriyum ile skandiyum elementlerinin oluşturduğu bir gruptan meydana gelir. Lantanitler atom numaraları 57 ile 71 arasında yer alan sırasıyla lantan, seryum, praseodimyum, neodimyum, prometyum, samaryum, evropiyum, gadolinyum, terbiyum, disprozyum, holmiyum, erbiyum, tulyum, iterbiyum, lutesyum olarak adlandırılan, kimyasal özellikleri benzer elementlerdir. Atom numarası 39 olan itriyum ile 21 olan skandiyum da kimyasal özelliklerindeki benzerlikten dolayı nadir toprak elementlerinin içine dahil edilmiştir. Yer kabuğunda, diğer minerallere göre daha az bulundukları tahmin edildiği için nadir toprak elementleri olarak adlandırılmışlardır. Çevre dostu ve ekonomik teknolojilerde yaygın olarak kullanılan nadir toprak elementlerinin önemi gün geçtikçe daha da artmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu nadir toprak elementlerinin yıllık üretiminde, şuanda bilinen rezervlerin %40’ını elinde bulunduran Çin, %90’ından fazla bir paya sahiptir. Fakat üretilen bu elementlerin tedariğinde Çin, ihracatına kısıtlama uygulamakta, ve nadir toprak elementlerine olan talebe karşı üretim yetersiz kalmaktadır. Temel olarak kimyasal formülü NdFeB olan neodimyum demir bor mıknatıslar da bir çok kullanım alanı olan, yüksek oranda nadir toprak elementi içeren uygulamalardan biridir. Bu NdFeB mıknatıslar, özellikle giderek önem kazanan, hibrit otomobiller ve rüzgar türbinleri gibi çevreci teknolojilerde yaygın olarak kullanılır. Bu projede de genellikle %15 – 30 ‘u neodimyum olmak üzere toplamda %30 ile %40 aralığında nadir toprak elementi ve %50 ile %70 aralığında demir içeren NdFeB mıknatıslardan yapısında yer alan neodimyum, disprozyum, praseodimyum ve gadolinyumun geri kazanılması amaçlanmaktadır. Söz konusu oranlar mıknatısın uygulama alanına göre değişmektedir. Örneğin harddisklerde kullanılan mıknatıslarda disprosyum oranı ağırlıkça %0 iken, elektrikli otomobillerin motorlarında kullanılan mıknatıslarda ise bu oran %8.5 civarındadır. Nadir toprak elementlerinin kullanımı ve buna bağlı olarak da artan ihtiyaç, geri dönüşümün de önemini artırmaktadır. Buna rağmen geliştirilen geri dönüşüm proseslerine rağmen son birkaç yılda nadir toprak elementlerinin geri dönüştürülme oranı yalnızca %1’dir. Geri dönüştürmede kullanılan çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Bu yöntemlerin başlıcaları; hidrometalurjik ve pirometalurjik yöntemlerdir. Bununla birlikte, mıknatısların doğrudan tekrar kullanımı, yeniden alaşımların kazandırılarak geri dönüşümü, gaz fazı ekstraksiyon gibi yöntemler de mevcuttur. Her bir yöntemin de kendine göre olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır. Hidrometalurjik ve pirometalurjik geri dönüşüm yöntemlerinin, diğer yöntemlere göre en önemli özelliği neredeyse her türlü içeriğe sahip mıknatısa uygulanabilmeleridir. Bu yüzden de bu yöntemler yaygın olarak uygulanabilirlik gösterir. Proses, NdFeB mıknatısların öğütülüp toz haline getirildikten sonra, nitrik asitle tepkimeye sokularak yapıda yer alan nadir toprak elementlerinin nitrat oluşturması ve daha sonrasında oluşan nitratların ısıl ayrışma sıcaklıklarındaki farklılıklardan yararlanılarak ayrışması temelindedir. Daha sonra da suda çözündürülerek yapıda %50 ile %70 arasında bulunan demirin çökmesi sağlanmış ve nadir toprak elementlerinin de su içerisinde çözünerek, filtrasyon ile demirden ayrılmıştır. Verimlilik %95-100 aralığında olup, elde edilen sıvı içerisindeki nadir toprak elementlerinin saflığı da %99’dir. Mıknatısın yapısındaki demir ile nadir toprak elementlerinin ayrıştırılması işleminde, söz konusu tüm elementlerin ısıl ayrışma sıcaklıklarının arasındaki fark, çalışmadaki en önemli noktalardan birisi olmuştur. Nitratlarla ilgili yapılan daha önceki çalışmaların yer aldığı makalelerde demir nitratın ısıl ayrışmasının tamamlandığı sıcaklık yaklaşık olarak 210 oC olarak belirtilirken, nadir toprak elementlerinin oluşturduğu nitratların en az 280 oC’ye kadar kararlılık gösterdiği belirtilmiştir. Ancak bu değerler, her bir element için ayrı ayrı yapılan çalışmalarda elde edilen veriler olduğu da göz önünde bulundurulmuştur. Her birinin bir arada olduğu mıknatısta ise bu sıcaklıkların, çalışmada yapılan termogravimetrik analiz ile mıknatısın gösterdiği davranışın detaylıca incelenmesiyle tümü için söz konusu sıcaklıkların az da olsa azaldığını göz önüne koymuştur. Bu veriler göz önünde bulundurularak en uygun kavurma sıcaklığı 200 oC olarak belirlenmiştir. Bu sıcaklık, demir nitratın ayrıştığı sıcaklıktan yüksek, nadir toprak elementlerinin oluşturmuş olduğu nitratların ayrıştığı sıcaklıktan ise düşük bir sıcaklıktır. Yapılan deneylerde oda sıcaklığından 600 oC’ye kadar kavurma sıcaklıkları denenmiş, ve yapılan analizlerin sonuçları da termogravimetrik analiz ile belirlenen sıcaklığın doğruluğunu ispatlamıştır. En uygun proses akış şeması belirlenirken, her bir aşama için tüm değişkenler değiştirilerek deneyler yapılmış ve en uygun olan şartlar belirlenmiştir. Yapılan çalışmaların sonucunda; NdFeB mıknatıslar öncelikle diskli öğütücüden geçirilerek 1000 mikrometreden daha ufak toz haline getirilmiş, çelik potalara çelik bilyalarla 1:30 mıknatıs:bilya oranında konularak, sonrasında 2 saat boyunca da 200 rpm (dakikadaki devir sayısı) hızda öğütülmüş ve 500 mikrometre tane boyutuna düşürülmüştür. Çelik bilyalarla yapılan öğütmede kullanılmış olan parametreler, yapılan birçok deneyin ardından elde edilen tecrübe ile belirlenmiştir. Dakikadaki devir sayısı veya süre daha az uygulandığında, tane boyutunda çok fazla küçülme olmadığı görülmüştür. Devir sayısı veya süre belirlenen değerlerden daha yüksek olduğunda ise, mıknatıs tozu çelik potaların içine çok fazla yapıştığından dolayı, potanın içerisinden çıkarırken çok zorlanılmıştır. Ardından stokiyometrik hesaplamalar yapılarak eklenecek asit miktarı belirlenmiştir. Ancak hesaplanan asit miktarı yetersiz kalmış, sonrasında önce iki katına, daha sonra da üç katına çıkarılmıştır. Üç katına çıkarıldıktan sonra istenilen tepkimeler nitel gözlemle elde edilmiş olup, yapılan analizler sonucunda da nitel olarak da bu sonuçlar desteklenmiştir. Numunelere asit ilave edilmesi sırasında toz numunenin doğrudan asitle çok hızlı tepkime vermesi, küçük çaplı patlamalara ve malzeme kaybına neden olmuştur. Bu yüzden tepkime hızını yavaşlatmak amacıyla da asit eklemeden önce çok az miktarda su da eklenmiştir. Eklenen su miktarı da daha önce yapılan çalışmalara göre belirlenmiştir. Asitle karıştırma işlemi ilk deneylerde 24 saat olarak yapılırken daha sonra süre parametresi de çalışılmış ve kademeli olarak 1 saate düşürülmüştür. Asitle karıştırma işlemi oda sıcaklığında 1 saat olarak belirlenmiştir. Seçkili kavurma işleminde sıcaklık belirlenirken öncelikle literatürdeki metallerin nitrat oluşturduktan sonra ısısal ayrışma sıcaklıklarıyla ilgili daha önce yapılan çalışmalar detaylıca incelenmiştir. Sonrasında yapılan deneyler ve analizlerle literatürdeki bu sıcaklıklar desteklenmiş olup, seçkili kavurma işlemi son olarak 200 oC sıcaklıkta 2 saat olarak belirlenmiştir. Seçkili kavurma işleminde kavurma süresi de çalışılmış ve analizler sonrasında en uygun süre bulunmuştur. Bu işlemlerin sonrasında ise su ile yıkama yapımıştır. Bu işlemin amacı, suda nadir toprak elementlerinden oluşan nitratları çözmek, demiri ise çöktürüp ayrıştırmaktır. Bu işlemde mıknatıs:su miktarı 0.02 g/ml olup oda sıcaklığında 1 saat süresi belirlenmiştir. Yapılan ilave deneylerde su miktarının daha da düşürülebileceği gözlemlenmiştir. Ancak deney düzeneği daha az miktarda su kullanmaya müsait olmadığı için sürekli olarak bu miktar kullanılmıştır. Daha sonra yapılan filtrasyon ile sıvıda çökmüş olan hematit-götit karışımında olan katı ve nadir toprak elementlerinin çözünmüş olduğu sıvı ayrıştırılmıştır. Yapılan çalışmalarda hazırlanan sıvılara ICP ve katılara ise XRD, EPMA, XRF yöntemleriyle analiz yapılmış olup, bu farklı yöntemlerden elde edilen sonuçların birbirini desteklediği görülmüştür.
  • Öge
    Uçaklarda Bulunan Kabin İçi Mutfak Ekipmanlarının Sonlu Elemanlar Ve Test Yöntemi İle Sertifikasyonu
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2017 -01-3) Önüt, Abdullah Erdi ; Türkmen, Halit Süleyman ; 10133386 ; Savunma Teknolojileri ; Defence Technology
    Havacılık tarihi, 1903 yılında Wright kardeşlerin ilk motorlu uçuşu ile başlamakta ve 20 yüzyıla kadar motorlu uçaklar üzerindeki çalışmalar havacılık tarihinde önemli bir rol almaktadır. Yolcu uçaklarının zamanla havacılık sektöründe önemli bir sektör haline gelmesi ile birlikte bu uçaklar üzerine yapılan çalışmalar artmakta ve yüksek kapasiteli, performanslı yolcu uçakları hava yolları şirketlerinin envanterlerine girmektedir. 17 Eylül 1908 yılında ilk motorlu uçak kazasının meydana gelmesi ve zaman içerisinde artan motorlu uçuşlar ile birlikte kaza oranlarında da artışların gözlemlenmesi hem büyük maddi kayıplara hem de can kayıplarına yol açması uçuş emniyeti kavramını ortaya çıkarmıştır. Uçuş emniyeti kavramının ortaya çıkması ile birlikte uluslararası düzeydeki havacılık otoriteleri olan ICAO, JAA, EASA ve Eurocontrol tarafından uçuş emniyeti kuralları denetim altına alınmaya başlanmıştır. Türkiye' de havacılık otoritesi olarak EASA, FAA ve SHGM ile çalışılmaktadır. Hava araçları ve ekipmanlarının üretimlerinin yapılabilmesi için bu otoriteler tarafından uçuşa elverişlilik gerekliliklerinin tamamlanması gerekmektedir. 1930 yılından sonra uçaklarda kabin içi mutfak ekipmanları kullanılmaya başlanmıştır. Dünya' da kabin içi mutfak ekipmanlarının üretimini yapan bir çok firma bulunmakla birlikte ülkemizde 2010 yılında kurulmuş olan TCI Kabin İçi Sistemleri A.Ş şimdiye kadar bir çok kabin içi mutfak ekipmalarının tasarım, üretim ve sertifikasyon aşamalarını başarıyla gerçekleştirmiştir. Bu tez çalışmasında TCI Kabin İçi Sistemleri A.Ş tarafından Airbus A330-300 uçağına ait G1A kabin içi mutfak ekipmanının tasarım, üretim çalışmaları anlatılmış, yapısal sertifikasyon aşamaları hakkında detaylı bilgi verilmiştir. Uçaklarda kullanılan malzemelerin düşük ağırlığa ve yüksek dayanıma sahip olması gerektiğinden dolayı en yaygın olarak kullanılan malzemeler arasında kompozit malzemeler bulunmaktadır. Kompozit malzemeler içerisinden bal peteği sandviç malzemeleri kabin içi mutfak ekipmanlarında kullanılan en yaygın malzemelerdir. Bal peteği sandviç kompozit yapıları bir çok malzeme konfigürasyonuna sahiptir. Bal peteği sandviç kompozit yapı malzemelerinin hücre yapısı, yüzey ve yapıştırıcı seçimlerini etkileyen dayanç, özgül dayanç, yapıştırıcı performası gibi yapısal etkiler bulunmakla birlikte yangına karşı hassasiyet, ısı iletimi, akustik ve nem gibi çevresel etkiler de bulunmaktadır. Bal peteği sandviç kompozit yapılar ile yapılan tasarımlarda yüklerin uygulanması sonucu meydana gelen gerilmelere, deformasyonlara ve kesme oranlarına dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu tez çalışmasında aynı zamanda bal peteği kompozit malzemelerinin dayanım, rijitlik, panel burkulması, kesme kıvrımı, yüzey ezilmesi, hücreler arası kıvrılma, bölgesel basınç sonucu oluşan hasar oluşum türleri hakkında detaylı bilgiye de yer verilmiştir. Bölüm 3' de bal peteği sandviç kompozit yapılarının üretim yöntemlerine ve mekaniksel özelliklerine yer verilmiştir. Bu mekaniksel özellikler sertifikasyon çalışmalarındaki yapısal analiz çalışmalarında yardımcı olmuştur. Kabin içi mutfak ekipmanlarının yapısal analiz sertifikasyon çalışmaları tasarım süreci ile başlamaktadır. Tasarım süreci, sırası ile master (ana) geometrinin oluşturulması, panel tasarımları, uçak bağlantı noktalarının tasarlanması, ekipmanların yerleştirilmesi ve yapısal iyileştirmelerin yapılması şeklinde gerçekleşmiştir. CATIA V5 ile yapılan tasarım çalışmalarından sonra MSC firmasına ait APEX programı ile sonlu elemanlar modeli hazırlanmış ve meshleme işlemi gerçekleştirilmiştir. PATRAN programına alınan sonlu elemanlar modelinin bağlantı parçalarının modellenmesi sonrasında malzeme tanımlamaları yapılmıştır. Gerekli yüklerin hesaplanması ile birlikte bu yükler PATRAN programındaki noktasal kuvvet ve noktasal ağırlıklardan yararlanılarak tanımlanmıştır. Sınır koşullarının da tanımlanması ile birlikte sonlu elemanlar modelinin NASTRAN programında yapılacak olan çözümü için hazır hale gelinir. Analizin koşturulmasından önce, analiz sonuçlarını olumsuz etkilememesi amacı ile sonlu elemanlar model kalitesinin kontrolü yapılmıştır. Bu kontroller arasında eleman kalitesinin kontrolü, malzeme oryantasyonunun kontrolü ve uygulanan yük ile bağlantı bölgelerinden elde edilen yüklerin karşılaştırılarak kontrol edilmesi bulunmaktadır. Bu kontroller sonucunda modellerde herhangi bir olumsuz durum olmadığı belirlenmiş ve model NASTRAN programında çözdürülmüştür. NASTRAN programında çözümün yapılması sonucunda, üst ve alt bağlantı bölgelerinde oluşan yüklerin ve ekipman üzerindeki belirlenen kritik noktaların deformasyon okumaları yapılmıştır. Okunan yükler ve Bölüm 4' te detaylı olarak verilen denklemler yardımı ile uçak bağlantılarında bulunan profillerin güvenlik faktörleri hesaplanmıştır. Üst bağlantılarda oluşan kuvvetlerin ve kritik noktalardan okunan deformasyon değerlerinin daha sonra yapılacak olan yapısal testler ile karşılaştırılmaları yapılacaktır. Sonlu elemanlar analizinin tamamlanması ve havacılık otoritesi EASA tarafından onaylanması ile birlikte üretimi de tamamlanmış olan kabin içi mutfak ekipmanı, 9.0G ileri yönündeki yapısal testinin yapılması amacı ile test alanına alınmıştır. Yapısal testlerin gerçekleştirilmesi için test fikstür, spring plate, dummy parçaları, yük ağaç yapısı ve data kayıt sistemi gibi test ekipmanları kullanılmaktadır. G1A kabin içi mutfak ekipmanının test sırasında konumlandırılması amacı ile test fikstürleri kullanılır. Test fikstür ile kabin içi mutfak ekipmanlarının bağlantıları arasında uçak profillerinin katılık derecelerini simule eden spring plate test ekipmanı kullanılır. Test sırasında kabin içi mutfak ekipmanlarındaki konfigürasyonların test sırasındaki davranışlarını simule etmek ve orijinal parçalarının zarar görmesini engellemek amacı için ise benzer boyut ve bağlantılara sahip olan dummy parçalar kullanılır. Bu konfigürasyonlara yüklerin düzgün dağıtılması amacı ile yük ağaç yapısı kullanılır. Testin gerçekleştirilmesi sırasında data kayıt sistemi ve yazılımı olan optest ile test uygulanışı kontrol edilmiştir. Ekipman üzerindeki konfigürasyonlara uygulanacak olan yüklerin lokasyonları belirlenir ve bu lokasyonlara piston yardımı ile 9.0G ileri yönünde yük uygulanır. Uygulanan bu yük, konfigürasyonlara yük ağacı yöntemi ile dağıtılmaktadır. Yapısal testlerin gerçekleştirilmesi sırasında uygulanacak olan yüklerin belirlenmesi, deformasyon ölçümleri ve üst bağlantılardan yük hücreleri yardımı ile yapılacak yük ölçümlerinin yapılması test aşamaları olarak belirlenmiştir. Bu ölçümler daha sonra sonlu elamanlar analizinin sonuçları ile karşılaştırılacaktır. Yapısal test sonucunda otorite EASA gözlemcileri tarafından incelenen kabin içi mutfak ekipmanı ve test grafiklerinde, herhangi bir olumsuzluk olmaması nedeni ile yapısal test sertifikasyonu aşamasının başarılı olduğu onaylanmıştır. Yapısal testlerin ve yapısal analiz çalışmalarının başarı ile gerçekleştirilmesi sonucunda, sonlu elemanlar modelinin validasyonunun yapılması gerekmektedir. Bu nedenle sonlu elemanlar analizi sonucunda üst bağlantılardan okunan yükler ile yapısal test sırasında uygulanan tam yük' te, üst bağlantılarda oluşan yükler karşılaştırılmış ve kabul edilebilir benzerlikte olduğu EASA gözlemcileri tarafından onaylanmıştır. Yapısal testler ile sonlu elemanlar modelinin karşılaştırıldığı diğer bir durum ise deformasyon sonuçlarıdır. Bu sonuçlar arasındaki farklılıkların test sırasında dummy yapılarının kullanılmasına, G1A kabin içi mutfak ekipmanının yapısal ağırlığının sonlu elemanlar modelinde yapısal testlere göre farklı tanımlanmasına bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu tez çalışmasındaki sonuçlara göre Airbus A330-300 uçağına ait G1A kabin içi mutfak ekipmanının yapısal sertifikasyonu başarı ile gerçekleştirilmiş ve uçuşa elverişlilik kurallarına göre kullanılmasında herhangi bir olumsuz durum olmadığı kanıtlanmıştır.
  • Öge
    Afet Durumları İçin Seyyar Hastane Yeri Seçimi: İstanbul'dan Bir Vaka Çalışması
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2015-10-23) Vafaei, Nazanin ; Öztayşi, Başar ; 10047743 ; Savunma Teknolojileri ; Defence Technology
    Noise, Artan popülasyon büyüklüğü ve yeteri kadar sağlık yardımının olmayışı, volkanik patlamalar, tayfun, tropikal hortum, kasırga, deprem, toprak kayması ve savaş gibi felaketlerde afet yöneticisi ve büyükşehirliler için en önemli problemdir. Afet genel olarak deprem vb. korkunç olaylardan kaynaklanan ve can ve mal kaybına yol açacak ciddi felaketler olarak tanımlanmaktadır. Afet yönetimi, kaynakların kaybını azaltmak için toplumun veya halkın gücünü geliştirmektedir. Bu anlamda afet yöneticisi, afetlerle yüz yüze kalmakta ve afetlerde tepki vermek için tesislerin hazırlanmasında önemli role sahiptir. Güvenilir, kesin ve güncel bilgiler afet öncesinde, sırasında ve sonrasında başarılı tepkiler vermede afet yöneticilerine yardım etmektedir. Farklı bölümlerde bilgileri paylaşma, koordine etme ve kolaylaştırma da afet yöneticilerinin diğer görevleri olarak sıralanabilir.  Yüzyıllardır depremler Türkiye’de can ve mal kayıplarına sebep olan felaketlerin basında gelmektedir. Türkiye’nin ekonomik, kültürel ve sanayi merkezi olan İstanbul’da da deprem tehlikesi oldukça yüksektir. İstanbul’un kentsel yapılasmasına bakıldığında bağlı ilçelerinin birbirinden çok farklı özellikler gösterdiği görülmektedir. Bu nedenle ilçelerin detaylı deprem tehlike analizlerine dayanan kapsamlı zarar azaltma planlarının hazırlanması gerekmektedir. Gecmis depremlerden elde edilen verilerin duzenli ve yeterli olmaması nedeniyle binaların ve diğer yapıların hasar gorebilirlikleri hakkında cok doğru ve yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle yapıların hasar gorebilirlik modelleri tekil binalardan cok bina toplulukları hakkında bilgiler vermektedir. Bu calısmada yararlanılan hasar gorebilirlik analizi yardımıyla elde edilen değerler nufus-bina iliskileri kullanılarak analiz edilmis ve su sonuclar elde edilmistir. Türkiye yüzyıllardır depremler nedeniyle can ve mal kayıplarına uğrayan ülkeler arasında üst sıralarda yer almaktadır. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin aktif deprem kusağında bulunmasıdır. Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun Marmara denizindeki uzantısından dolayı, ekonomik, kültürel ve sanayi merkezi olan İstanbul’da deprem tehlikesi oldukça yüksektir. Tarihsel depremlere ve Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun yapısına bakıldığında İstanbul’da 1999 yılından sonra 30 yıl içerisinde büyüklüğü 7 ve üzerinde bir depremin gerçeklesmesi olasılığı yüzde 70 olarak hesaplanmaktadır. Ayrıca, istanbul gibi büyük bir metropol alanın çok hızlı ve plansız kentlesmesi, sartnamelere uymayan insaat uygulamaları, yetersiz altyapı ve çevresel bozulmalar nedeniyle deprem riski oldukça artmaktadır. Bu nedenle İstanbul’un deprem öncesinde acil müdahale planlamasının yapılması, ilk yardım ve acil barınma ihtiyaçlarının belirlenebilmesi gerekmektedir. Bu çalısmanın amacı, Coğrafi Bilgi Sistemleri kullanılarak Besiktas ilçesinin deprem riskine karsı hazır olup olmadığının ve cevap verebilme potansiyelinin arastırılması ile kapsamlı zarar azaltma planlarına altlık olusturacak analizlerin yapılmasıdır. Böylece deprem sonrası ilçede yasayanlara toplanma ve çadır alanları gösterilmesi, yaralılar için en yakın ilk yardım ve acil müdahale merkezlerinin belirlenmesine çalısılmıstır. Afete hazır olmanın önemi, afetlerin önceki yıllardaki etkisi ve acil durumlarda tıbbi servislerin önemi bize acil sahra hastanelerinin uygun yer seçimini konusuna yönlendirmektedir. Acil durumlarda çok kriterli karar verme (ÇKKV) ve coğrafi bilgi sistemlerini (CBS) beraber kullanma daha iyi bir seçim yapmamıza yardımcı olabilir.  Coğrafi bilgi sistemleri (CBS), konumsal giriş verilerinden haritalar elde eden bir görsel sistemdir. Bir harita okuyucu ile haritalara varlık kapsamında katmanlar eklemektedir ve bunlardan belli bir proje için gereken bilgilere dayalı ticari haritalar elde etmektedir. Coğrafi bilgi sistemleri sonuçları azaltma, tespit etme, iyileştirme ve kurtarma gibi aşamalardan oluşan afetlerin farklı aşamaları için önemli bir role sahiptir.  AHP (Analitik Hiyerarşi Prosesi), matematik ve psikolojiye dayanan bazı teknikler ile kompleks problemlerin çözülmesinde kullanılan ve uygulanan çok kriterli karar verme araçlarından en önemlilerinden biridir. AHP ile problem, hiyerarşik olarak daha basit alt problemlere ayrıştırılır ve karar verici bu problemleri ayrı ayrı analiz eder. Bu metotta, karar verici alternatif ve kriterleri beraber (birini diğer ikisiyle) karşılaştırır. Çevre ve deprem duyarlı bir planlama yaklaşımı, planlama öncesinde jeoçevresel değerlendirmeye dayalı bir uygunluk değerlendirmesini gerektirir. Uygunluk değerlendirme analizlerinde ise, farklı disiplinlere ait mekansal veri ve bilgiler birlikte sentezlenmelidir. Bu analizlerde jeoçevresel kriterlerin önceliği ve ağırlığı arazi kullanımının türüne göre değişir. Coğrafi bilgi sistemleri (CBS), çoklu kriter analiz yöntemleriyle entegre edilerek, en doğru arazi kullanımının seçiminde mekansal ve mekansal olmayan verilerin birlikte analiz ve sentezini yaparak, jeoçevresel kriterlerin öncelik ve ağırlıklarının belirlenmesini sağlar. Nihayetinde, Coğrafi bilgi sistemleri (CBS) ve Analitik Hiyerarşi Prosesi (AHP) yöntemlerini birleştirecek çok kriterli karar verme prosesi uygulanmıştır ve bu metot İstanbul kenti sahra hastanesi optimum yerinin belirlenmesinde kullanılmıştır. İstanbul, Boğaz ve Avrupa-Asya’da bulunan Marmara Denizi’nde konumlanan Türkiye’nin en önemli ve büyük kentlerinden biridir. Bu çalışma için, Avrupa bölgesinin Boğaz kıyısında bulunan Beşiktaş semti örnek olay olarak seçilmiştir. Beşiktaş’ın nüfusu TUİK 2013 verilerine göre 1,865,750 ‘tir ve İstanbul’un en küçük ve önemli semtlerinden biri yapan  21 km2 (8 mil kare) alanı kapsamaktadır. Bu alanda deprem olma riski oldukça yüksek olup belediyenin olası afetlere karşı gereken tesisleri hazırlaması gerekmektedir. Besiktas İstanbul’un Avrupa yakasında yer alan, bünyesinde 7 üniversite kampüsü, 1900 den fazla tarihi eser ve birçok bankanın genel merkezlerini bulunduran, ekonomik, kültürel ve tarihi bakımdan büyük önem tasıyan bir ilçesidir. Bunun yanında ana ulasım güzergâhları Beşiktaş ilçesinde bulunmakta ve günlük nüfusu 2 milyonlara ulasmaktadır. Bu nedenle böyle bir bölgenin risk analizinin yapılması zorunludur. Bu çalışmada kriter olarak ana arterlere uzaklık, mevcut hastanelere uzaklık, popülasyon yoğunluğu, operasyon süreleri ve yatak kapasitesi olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, Beşiktaş’ta bulunan 5 alternatif park da sahra hastanesi alanı seçimi bakımından karşılaştırılmıştır. Bu çalışma İstanbul’da afet durumunda sahra hastanesi en iyi yer seçimi için AHP ve CBS yöntemlerini kapsayan özel bir metot içermektedir.  Bu çalışma optimal sahra hastanesi yeri belirlenmesi için AHP ve CBS yöntemlerini birleştirmektedir. Bu çalışmada, önce alternatifler tanımlanmış, sahra hastanesi en iyi yer seçimi için değerlendirme kriterleri belirlenmiş, en iyi yer seçimi tahmininde AHP ve CBS’ nin rolü tanımlanmış ve İstanbul- Beşiktaş bölgesi için en iyi sahra hastanesi seçimi örnek olay sonuçları verilmiştir. Kriterlerin önemi, örnek olayımızdaki faktörleri değerlendiren afet yönetimi konusunda uzman 3 akademisyen tarafından belirlenmiştir.  Sahra hastanesi için en iyi yer seçimini kolaylaştırma,  AHP ve güçlü görselleriyle öne çıkan CBS ‘nin birleşimiyle desteklenen karar verme metodolojisi kullanılarak sağlanmıştır. Bu kombinasyon afet durumunda karar vermede afet yönetimi gücünü geliştirmek için sahra hastanesi yeri seçimi alternatiflerinin değerlendirilmesinde güçlü bir yöntem sağlamaktadır. Acil durum yönetiminde AHP ve CBS etkileşimi üzerine çalışılmış ve bu üç durumu aynı zamanda ele alan bir model elde edilmiştir. Acil durumlarda karar vermede ve hızlı tepki vermede kriterlerin kesin olarak tanımlanması, analizi ve değerlendirilmesi hayati önem taşımaktadır.  Bu çalışma, konumsal verinin karar vericilerin ve afet yöneticilerinin toplumu afetlere karşı hazırlayan bazı eylemler için karar almada nasıl yardımcı olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu, İstanbul’un Beşiktaş semti sahra hastanesi için en iyi yer seçimini belirleyecektir.  Bu çalışma analizi daha iyi yapacak ArcGIS yazılımını kullanarak görsel açıdan güçlü haritalar elde etmektedir. Ayrıca, Expert Choice yazılımını kullanarak gelişmeci bir karar verme modeli sunmaktadır. Bu model afet ve acil durum anında can kaybını önleme adına karar verme prosesini geliştirmektedir.  Bu çalışmada CBS ile ilişkili ArcGIS 10.2 yazılımı kullanılmıştır. Bu yazılım kullanılarak ilgili popülasyon verisini Türkiye İstatistik Kurumu tarafından hazırlanan verilerden alınarak analiz yapılmıştır. Ayrıca, İstanbul haritasının hücresel verilerine, yol ağ haritalarına ve hastanelere Ulaşım Planlama Müdürlüğünden alınan verilere ihtiyaç duyulmuştur. Buna ek olarak park koordinat eksen verileri Beşiktaş Belediyesi tarafından alınmıştır.   ArcGIS’te veriler tanıtılıp dönüştürüldükten sonra, kriter öncelik ve ağırlıklarını tanımlamak için Expert Choice 11 kullanılarak bir AHP modeli oluşturulmuştur.  Sahra hastanesi kurmak için en uygun yer Yıldız Parkı olarak belirlenmiştir. Öncelik sırasıyla Prof. Dr. Aykut Parkı, Beşiktaş Sanatçılar Parkı, Ulus Parkı ve Cemil Topuzlu Parkı da Beşiktaş’ta sahra hastanesi kurmak için en iyi bölgeler olarak seçilmiştir. (Şekil 6.12). Bu parkların ağırlıkları sırasıyla 0.368, 0.249, 0.167, 0.157 ve 0.060’tır. Tüm öncelikler belirlendikten sonra, duyarlılık analizi kullanılmıştır. Duyarlılık analiziyle amaç altında bulunan kriterlere göre alternatiflerin duyarlılığı gösterilmiştir. Duyarlılık analizinin 5 çeşidi mevcuttur: Dinamik, Performans, Gradyan, Başa baş ve İki Boyutlu (2D). Oluşturulan modele her bir kriterin önemi ve rolüyle belirlenmiş belirli bir katkısı bulunmaktadır. Dinamik duyarlılık analizinden en önemli kriter olarak 40.9%  katkıyla popülasyon yoğunluğu bulunmuştur. Ayrıca, ana arterlere uzaklık da 5.4% katkıyla en az öneme sahip kriter olarak belirlenmiştir. Diğer kriterler bu iki kriter arasındadır. Diğer kriterlerin katkıları 23.4% katkıyla hastaneye uzaklık, 18.7% katkıyla operasyon süresi ve 11.5% katkıyla yatak kapasitesi olarak hesaplanmıştır.  Duyarlılık analizi performansından kriter katkı oranında yapılan küçük bir değişim sonucu etkilememektedir. Bu da modelin güvenilir olduğunu göstermektedir.  Bu çalışma sahra hastanesi planlaması için ana faktörleri analiz etmiş ve CBS-GIS tabanlı özel bir planlama modeli önermiştir. İstanbul Belediyesi’nden alınan verilerle CBS kullanılarak hazırlanan AHP modeli önerilmiştir. CBS’ nin ArcGIS yazılımının araçlarından biri olan Buffer Metodu ile görsel haritaların oluşturulmasında bu modele yadsınamaz bir katkısı bulunmaktadır.