<link rel="stylesheet" href="styles.cf390c6bfbe7555f.css">



Polen - İTÜ Akademik Açık Arşive Hoş Geldiniz


Polen, İstanbul Teknik Üniversitesi akademik ve idari personeli, öğrencileri tarafından doğrudan ve dolaylı olarak yayınlanan; kitap, makale, tez, bildiri, rapor, araştırma verisi gibi tüm akademik kaynakları uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar, üniversitenin akademik performansını izlemeye aracılık eder, kaynakları uzun süreli saklar ve yayınların etkisini artırmak için telif haklarına uygun olarak açık erişime sunar.

İTÜ Açık Erişim Sistemi, öğretim üyelerimiz ve öğrencilerimizin uluslararası standartlara ve fikri mülkiyet haklarına uygun olarak ürettikleri kitap, makale, tez, ansiklopedi, sanat eseri gibi bilimsel ve sanatsal ürünleri sunmaktadır.


Supported by @SelenSoft Yazılım









No PovertyZero HungerGood Health and Well-beingQuality EducationGender EqualityClean Water and SanitationAffordable and Clean EnergyDecent Work and Economic GrowthIndustry, Innovation and InfrastructureReduced InequalitiesSustainable Cities and CommunitiesResponsible Consumption and ProductionClimate ActionLife Below WaterLife on LandPeace, Justice and Strong InstitutionsPartnerships for the GoalsAll SDG


DSpace'teki Bölümler

Koleksiyonlarına göz atmak için bir Bölüm seçin.

Şimdi gösterimde1 - 5 of 6

Yeni Eklenenler

  • Item type:Öğe, Erişim durumu: Açık Erişim ,
    Sıcak hava dalgaları ile inme vakaları arasındaki ilişkinin incelenmesi: Kayseri örneği (2016-2021)
    (Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2026-07-01) Emre Demirtaş, Bilge Nur; Efe, Bahtiyar; 511231004; Atmosfer Bilimleri
    Küresel iklim değişikliği, 21. yüzyılın en kapsamlı çevresel risklerinden biri olarak insan sağlığını giderek artan bir biçimde tehdit etmektedir. Bu değişimin en belirgin sonuçlarından biri olan ekstrem hava olayları ve özellikle sıcak hava dalgaları (SHD), dünya genelinde halk sağlığını tehdit eden temel çevresel faktörler arasında yer almaktadır. Yüksek çevresel sıcaklıkların yarattığı termal stres, insan fizyolojisi üzerinde, özellikle de kardiyovasküler ve serebrovasküler sistemler üzerinde yıkıcı etkiler oluşturmakta; inme (felç) gibi ölümcül seyredebilen veya kalıcı sakatlık bırakan akut sağlık sorunlarını tetiklemektedir. Aşırı sıcaklığa bağlı olarak gelişen sıvı kaybı (dehidrasyon), plazma hacmindeki azalma ve kan viskozitesindeki artış, serebral damarlarda trombotik olayların ve iskemik enfarktüslerin gelişme riskini yükselten temel fizyolojik mekanizmalar olarak öne çıkmaktadır. Literatürde sıcak hava dalgalarının sağlık üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmaların sonuçları genel olarak, yaşlı nüfusun bu etkilerden daha fazla zarar gördüğü ve sıcak hava dalgalarının yalnızca şiddetinin değil, aynı zamanda süresinin de vakalar üzerinde belirleyici olduğu yönündedir. Buna karşın, Türkiye üzerine yürütülen çalışmalar büyük ölçüde İstanbul gibi karasal iklimin baskın olmadığı, nemliliğin ve atmosferik kirliliğin de etkili olduğu kıyı bölgeleriyle sınırlı kalmıştır. Bu durum, ekstrem sıcaklık etkilerinin yerel iklim dinamiklerine, maruziyet süresine ve bölgesel sosyodemografik özelliklere göre nasıl farklılaştığının belirlenmesini önemli bir araştırma gereksinimi haline getirmektedir. Bu bağlamda, "Sıcak Hava Dalgalarının İnme Vakaları Üzerindeki Etkisi: Kayseri Örneği (2016-2021)" başlıklı bu tez çalışması, karasal ve yarı kurak (BSk) iklim özelliklerinin hâkim olduğu, yüksek rakımlı ve belirgin günlük sıcaklık farklarına sahip Kayseri ilinde yaşanan sıcak hava dalgalarının, inme vakaları ve buna bağlı klinik akıbetler üzerindeki etkilerini, gecikmeli etki (lag etkisi) ve eklenen (birikimli) etki dinamikleri üzerinden ampirik olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Böylece çalışmanın, Türkiye'de iç bölgelere ilişkin var olan coğrafi ve metodolojik araştırma boşluğunu doldurması hedeflenmektedir. Çalışma kapsamında, 2016-2021 yılları arasında Mayıs-Ağustos aylarını içeren yaz dönemleri için Kayseri'de kaydedilen meteorolojik veriler ile Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran inme hastalarına ait detaylı klinik veri setleri ortak bir zaman ekseninde entegre edilmiştir. Toplam 738 günlük gözlem periyodu; Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) ve Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) standartlarına göre sıcak hava dalgası olarak sınıflandırılan 152 "ekstrem maruziyet günü" ile geriye kalan 586 "normal yaz günü" olarak iki temel gruba ayrılmıştır. İncelenen dönemde toplam 19 tekil sıcak hava dalgası saptanmış ve serebrovasküler olaylar Uluslararası Hastalık Sınıflandırma Sistemi (ICD-10) tanı kodları (I60, I61, I63, I64) temelinde sınıflandırılmıştır. Gerçekleştirilen kapsamlı veri analizleri sonucunda, sıcaklık stresi ile inme vakaları arasındaki fizyolojik yanıtın eş zamanlı olmadığı; sıcak hava dalgası günlerinde (Lag 0) günlük ortalama vaka sayısının %19,3 oranında arttığı, en yüksek riskin ise sıcaklık artışından yaklaşık 48 saat sonra (Lag 2 evresinde) ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Normal yaz günlerinde 6,31 olan günlük ortalama inme başvuru sayısı, Lag 2 evresinde 8,40'a yükselerek bazal referans değere kıyasla %33,1 oranında bir risk artışı göstermiş; ardından Lag 3 ve Lag 4 günlerinde kademeli olarak sönümlenmiştir. Bu gecikmeli ve çok aşamalı yanıt paterni, termal maruziyetin serebrovasküler sistem üzerindeki etkisinin ani değil, kümülatif bir fizyolojik süreç üzerinden ilerlediğine işaret etmektedir. Çalışmanın literatüre sunduğu en özgün bulgulardan biri, uzamış sıcaklık maruziyetinin yarattığı "eklenen etki" boyutudur. Sıcak hava dalgalarının halk sağlığı üzerindeki etkisinin yalnızca ulaşılan maksimum sıcaklık değerine değil, aynı zamanda maruziyetin kesintisiz süresine de bağlı olduğu varsayımından hareketle, çalışma dönemindeki en uzun (16 günlük Ağustos 2017) ve ortalama uzunluktaki (10 günlük Temmuz-Ağustos 2018) sıcak hava dalgaları örneklem olarak seçilmiş ve zamansal fazlara ayrılmıştır. İlk üç gün "kompanzasyon evresi", dördüncü gün ve sonrası ise "kırılma evresi" olarak tanımlanmıştır. Özellikle dört gün ve daha uzun süren sıcak hava dalgalarında, dalganın ilk üç gününde ortalama 9,6 olan günlük inme vaka sayısının, dördüncü günden itibaren kümülatif fizyolojik yükün belirginleşmesiyle birlikte 13,9'a yükseldiği ve yaklaşık %45 oranında net bir artış yarattığı belirlenmiştir. Bu durum, vücudun termoregülasyon ve kompanzasyon kapasitesinin uzayan maruziyet karşısında zayıfladığını göstermektedir. Sıcak hava dalgalarının kesintisiz süresi ile inme vaka yükü arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildiğinde ise r = 0,87 düzeyinde güçlü ve pozitif bir korelasyon elde edilmiştir. Bu bulgu, serebrovasküler riski belirleyen temel faktörün yalnızca anlık maksimum sıcaklık olmadığını, maruziyet süresinin (durasyonun) da kritik bir risk belirleyicisi olduğunu ortaya koymaktadır. Demografik açıdan elde edilen bulgular ise bazı yönleriyle Avrupa merkezli çalışmalardan farklılık göstermiştir. Toplam vaka yükü beklendiği üzere ileri yaş (≥60) grubunda yoğunlaşmakla birlikte, sıcak hava dalgası günlerindeki en yüksek bağıl artış %28,2 ile 0-59 yaş grubunda; cinsiyet açısından ise %21,1 ile erkek nüfusta gözlenmiştir. Mortalite verileri ise Avrupa literatüründe sıklıkla bildirilen ileri yaş kadın baskınlığından farklı olarak, en yüksek ölüm yükünün ≥60 yaş erkek popülasyonunda kümelendiğini göstermiştir. Bu farklılığın, biyolojik nedenlerden çok bölgesel sosyokültürel ve mesleki maruziyet örüntüleriyle (açık alanda çalışma, tarım ve sanayi faaliyetleri vb.) ilişkili olabileceği değerlendirilmektedir. Sonuç olarak, Kayseri örneği üzerinden yürütülen bu çalışma, uzamış sıcak hava dalgalarının ve gecikmeli etkilerin inme vakalarında yarattığı kayda değer risk artışını ampirik verilerle ortaya koymaktadır. Bulgular, sıcak hava dalgasının sona ermesiyle riskin ortadan kalkmadığını; aksine takip eden günlerde ve uzayan maruziyetle birlikte arttığını göstermektedir. Bu çerçevede, ısı-sağlık erken uyarı sistemlerinin yalnızca anlık sıcaklık eşiklerine değil, aynı zamanda gecikmeli etki ve maruziyet süresi (durasyon) parametrelerini de içerecek şekilde güncellenmesi; acil servis ve nöroloji kliniklerinde kaynak planlamasının dalganın bittiği gün yerine takip eden 48 saatlik kritik dönem esas alınarak optimize edilmesi önerilmektedir. Elde edilen sonuçların, Kayseri ve benzer karasal iklim özelliklerine sahip bölgelerde koruyucu halk sağlığı politikalarının güçlendirilmesine ve iklim değişikliğine uyum kapasitesinin artırılmasına katkı sağlaması beklenmektedir.
  • Item type:Öğe, Erişim durumu: Açık Erişim ,
    A 3D thermo-mechanichal modelling approach to Western Anatolia extensional regime
    (Graduate School, 2026-06-29) Aslan, Can; Göğüş, Oğuz Hakan; 602241008; Geodynamics
    Western Anatolia is one of the most actively deforming continental extensional provinces. The region is characterised by N–S directed extension, strike-slip faulting, E–W trending horst–graben systems and high-angle normal faults together with low-angle detachment faults bounding these grabens. The origin of this extension has long attracted research interest and three principal models have been proposed: (1) extension driven by the southward retreat of the Hellenic subduction zone through slab rollback. (2) westward tectonic escape of the Anatolian plate as a consequence of the Arabia–Eurasia collision. (3) orogenic collapse of an over-thickened continental crust. However, the active deformation of the region is not limited to normal faulting. Field, palaeomagnetic and seismological data document significant strike-slip and transtensional structures developing alongside normal faulting, most notably the İzmir–Balıkesir Transfer Zone (IBTZ). Previous numerical modelling efforts for the region, however, have been two-dimensional and therefore unable to generate or investigate strike-slip kinematics. This study develops three-dimensional thermomechanical numerical models to test whether the coexistence of normal and strike-slip faulting observed in Western Anatolia can emerge naturally from a simple, obliquely extending lithosphere. The numerical experiments were performed using the thermomechanical modelling code ASPECT (Advanced Solver for Planetary Evolution, Convection and Tectonics) two-way coupled with the surface-process code FastScape. ASPECT is an open-source geodynamic modelling code based on the finite element method and optimised for parallel computation. The mechanical behaviour of the lithosphere is described by a viscoplastic rheology. The two-way coupling between ASPECT and FastScape allows surface processes (erosion, sediment transport and deposition) to interact with tectonic deformation in real time. The models were run on the NHR@ZIB supercomputer in Berlin, using 1152 cores with an average run time of approximately 60 hours. The models are designed as a three-dimensional box of 450 × 450 × 200 km, with a mesh resolution of 10 km in the outer domain that refines to 2.5 km within the central deformation zone. The box consists of four rheologically distinct layers: a 25 km thick upper crust and a 15 km thick lower crust, both described by a wet quartzite flow law; an 80 km thick mantle lithosphere extending to the lithosphere–asthenosphere boundary (LAB, at 120 km depth), described by a dry olivine flow law; and an asthenosphere described by a wet olivine rheology. To localise extension within the central part of the model domain, the upper crust is locally thickened in the central region to represent an orogenic-type thickened crustal structure. In addition, a small-scale plastic strain field distributed by a random Gaussian distribution is introduced into the upper crust to mimic inherited deformation. Constant outward extension velocities are applied at the lateral boundaries, mass conservation is preserved through basal inflow at the bottom boundary and the upper boundary is defined as a free surface subject to erosion through the coupling with FastScape. Building on this baseline configuration, three experimental sets were designed to isolate the roles of obliquity, extension rate and lithospheric thermal structure, with each parameter varied independently. In the first set, the obliquity angle is varied between 0° and 75° at a total extension rate of 10 mm/yr; in the second set, the same obliquity range is tested at a total extension rate of 20 mm/yr; and in the third set, the obliquity is fixed at 30° while the LAB temperature is systematically decreased from 1573 K to 1173 K. All models were run over a 15 million year time interval and the outputs were analysed using the Fault Analysis Toolbox (Fatbox) to extract fault networks and to compute slip rate, fault azimuth and the Regime Stress Ratio (RSR). The RSR is an index computed from the principal components of the stress tensor that classifies the local stress regime as normal, strike-slip, or thrust faulting following the Andersonian classification; this allows not only the spatial distribution of deformation but also its kinematic character to be evaluated directly. The results indicate that the obliquity angle is the first-order parameter controlling the deformation regime. At low obliquity (0°–15°), the system develops a regime dominated by normal faults parallel to the rift axis; at moderate obliquity (30°–45°), a transtensional regime emerges in which normal and strike-slip faulting develop together; and at high obliquity (60°–75°), a strike-slip-dominated regime localised along a central shear zone develops. The transition from normal-fault-dominated to strike-slip-dominated regimes occurs at approximately 45° obliquity and higher. Increasing the extension rate does not change the character or orientation of the deformation but only accelerates its evolution and increases its magnitude. The thermal structure of the lithosphere controls the timing and magnitude of localisation but does not govern the kinematic regime. In models with a cold lithosphere, the deformation displays a two-stage evolution: in the early stage, a wide subsidence basin bounded by normal faults develops and in the later stages, as asthenospheric upwelling becomes effective, deformation localises along the central rift axis and a more connected transtensional fault network develops. In models with a hot lithosphere, oblique fault networks develop at an earlier stage and the deformation displays a more distributed character through time. The 30° obliquity model emerges as the most suitable reference configuration for the active deformation of Western Anatolia. The results of this model were compared with two independent observational datasets: previously published InSAR vertical velocity fields, in which the position, geometry and amplitude of subsidence at the Büyük Menderes Detachment and north of the Gediz Detachment are successfully reproduced; and the relocated KOERI earthquake catalogue together with the corresponding focal mechanisms, which show that normal and strike-slip faulting are interfingered within the same deformation zones and are in agreement with the kinematic regime produced by the reference model. These results indicate that the coexistence of normal and strike-slip faulting in Western Anatolia arises as the natural seismotectonic expression of oblique lithospheric extension, without requiring separate tectonic drivers. This study presents the first three-dimensional thermomechanical model capable of generating strike-slip kinematics for Western Anatolia. Nevertheless, although the model successfully produces NW-trending strike-slip faults, it does not generate the conjugate IBTZ-scale transfer zone. Modelling a structure of this magnitude likely requires the incorporation of a pre-defined lithospheric weak zone into the model configuration.
  • Item type:Öğe, Erişim durumu: Açık Erişim ,
    Tekerlekli sandalye kullanıcılarının kent içi hareketliliğine yönelik sorunların analizi: İstanbul Atalar Mahallesi örneği
    (Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2026-06-26) Kavas, Zeynep İrem; Terzi, Fatih; 706231014; Coğrafi Bilgi Teknolojileri
    Bu tez, kentsel ulaşım altyapısının tekerlekli sandalye kullanıcılarına sunduğu fiziksel erişilebilirlik düzeyini ölçmeyi ve mevcut durumu mekânsal adalet perspektifinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. İstanbul'un Kartal ilçesindeki Atalar Mahallesi, bir metropoldeki günlük yaşam akışını yansıtan sıradan ve ortalama bir kent dokusunu temsil etmesi nedeniyle araştırma alanı olarak seçilmiş; bu kapsamda bölgedeki fiziksel erişilebilirlik düzeyi ve günlük rutinleri içeren yolculuklar incelenmiştir. Çalışmada Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) ve Çok Kriterli Karar Verme (ÇKKV) tekniklerini entegre eden hibrit bir metodoloji kullanılmıştır. Yaya yol ağının dijital veri setini oluşturmak amacıyla yaya yolları, yaya geçitleri, bina girişleri, otobüs durakları, altgeçitler ve tren istasyonları gibi bileşenlerden oluşan toplam 4228 segment ve bağlantı noktası sayısallaştırılmıştır. Bu ağ bileşenlerinin erişilebilirlik performansı eğim, genişlik, zemin düzgünlüğü ve manevra alanı gibi fiziksel erişilebilirlik kriterleri üzerinden analiz edilmiştir. Değerlendirme sürecinde, uzmanların ve tekerlekli sandalye kullanıcılarının öncelikleri Analitik Hiyerarşi Süreci (AHP) kullanılarak ağırlıklandırılmış ve çift yönlü bir performans ölçüm sistemi kurulmuştur. Yaya altyapısının genel mekânsal analizlerini yürütmek için TS 9111, TS 12576 ve Erişilebilirlik Kılavuzu'ndan elde edilen ulusal standartlar eşik değer olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, kamu hizmetleri, ticaret, rekreasyon ve toplu taşıma gibi günlük rutinleri yansıtan senaryolar üzerinden "en kısa" (mesafe odaklı) ve "en konforlu" (erişilebilirlik puanı odaklı) rota alternatifleri üretmek için Dijkstra algoritmasından faydalanılmıştır. En kısa rota, fiziksel engelleri göz ardı ederek gereken minimum mesafeyi hesaplarken; en konforlu rota, en yüksek erişilebilirlik puanına sahip segmentleri seçmektedir. Bu alternatifler arasındaki puan ve mesafe farklılıklarının karşılaştırılması, tekerlekli sandalye kullanıcılarının gerçek seyahat deneyimlerini nicel olarak ortaya koymaktadır. ÇKKV sonuçları, uzmanlar ve kullanıcıların öncelikleri arasında belirgin bir ayrım olduğunu göstermektedir. Uzmanlar, erişilebilirlik için vazgeçilmez gördükleri yapısal parametrelere baskın ağırlıklar atamıştır: Yaya yollarında yol eğimi büyük ölçüde vurgulanırken, asansör varlığı ve kapı genişliği istasyon girişlerinde, altgeçitlerde ve bina girişlerinde toplam önemin yaklaşık yarısını oluşturacak şekilde kritik kabul edilmiştir. Buna karşın, tekerlekli sandalye kullanıcıları ağırlıklarını tüm kriterlere çok daha eşit bir şekilde dağıtmış ve her bir parametre için yaklaşık üçte bir oranında toplanmıştır. En önemlisi, uzmanlar yaya yollarında zemin düzgünlüğüne çok küçük bir önem atfederken, kullanıcılar buna yüksek puan vermiş ve en kritik konfor kriterlerinden biri olarak belirlemiştir. Benzer şekilde, otobüs duraklarında seviye farkları ve manevra alanı giriş genişliğinden daha ağır basarken; bina girişlerinde rampa eğimi ve rampa genişliği kapı genişliği kadar önemli bulunmuştur. Bu durum, uzmanların statik yapısal uyumluluğa odaklanırken, kullanıcıların sürüş konforunu, fiziksel eforu ve sürekli titreşimin neden olduğu rahatsızlıkları doğrudan etkileyen dinamik yüzey kalitesine ve manevra boyutlarına öncelik verdiğini göstermektedir. Ağ segmentlerinin ulusal standartlara göre değerlendirilmesi, fiziksel erişilebilirliğin oldukça parçalı olduğunu ve bütüncül bir standarttan yoksun olduğunu göstermektedir. Yaya yolu segmentlerinde, mahallenin görece düz topografyası nedeniyle eğim kriteri yüksek bir uyum oranına ulaşmıştır. Ancak yaya yollarının büyük çoğunluğu genişlik ve zemin düzgünlüğü standartlarında başarısız olmuştur. Dahası, yolculuk zincirindeki sık karşılaşılan düğüm noktalarını temsil eden ve yaya yollarını birbirine bağlayan çok sayıdaki karşıya geçiş noktasının sadece üçte biri eşik değerleri karşılamaktadır. Rampa genişliği, rampa eğimi ve yüzey kalitesindeki düşük uyum oranları, bu geçiş noktalarını kentsel ağdaki en tehlikeli bağlantılar haline getirmektedir. Bina girişlerindeki kapı genişlikleri yüksek uyum gösterse de binaların yarısından fazlasında rampa genişlikleri ve eğimleri standart dışı kalmış, bu da bina girişlerinin genel erişilebilirliğini yarı yarıya düşürmüştür. Otobüs duraklarında giriş genişliği uyumu güçlüdür, ancak yeterli iç manevra alanı durakların yalnızca yaklaşık üçte birinde gözlemlenmiştir. Endişe verici bir şekilde, otobüs duraklarının büyük çoğunluğu kaldırım ile araç zemini arasındaki dikey seviye farkı kriterini karşılayamamış ve bu durum toplam uyum oranının yarının altına düşmesiyle sonuçlanmıştır. Resmi yaya geçitleri, altgeçitler ve tren istasyonu girişi yüksek veya tam uyum sağlarken, istasyon girişinin mutlak erişilebilirliği bütüncül bir sosyal fayda üretememektedir. Bu durum, bağlantı yollarındaki ve sokak geçişlerindeki yüksek başarısızlık oranlarından kaynaklanmakta ve mahalle düzeyindeki istasyon kopukluğu tezini ampirik olarak doğrulamaktadır. Mekânsal olarak, yüksek erişilebilirlik seviyeleri birincil ticari akslar boyunca süreklilik göstermekte, ancak iç konut sokaklarında keskin bir şekilde bozulmaktadır. Bu durum, erişilebilirliğin görünür merkezlerde bir vitrin yatırımı olarak ele alındığı, yerleşim alanlarının ise ihmal edildiği eleştirisini nicel olarak doğrulamaktadır. Uzman ve kullanıcı ağırlıklarının mekânsal haritaya uygulanması keskin bir algısal bölünme yaratmaktadır: Uzman ağırlıklarına göre ağ segmentlerinin dörtte üçü yüksek veya çok yüksek erişilebilirliğe sahip olarak sınıflandırılırken, kullanıcı ağırlıklarına göre çoğunluk düşük erişilebilirlik kategorilerine düşmektedir. Senaryo analizleri, mesafe minimizasyonuna dayalı en kısa rotaların fiziksel bariyerlerin ağır yükü altında olduğunu ortaya koymaktadır. Bu rotaların geometrik ortalamalarının incelenmesi, kamu hizmetleri, ticaret, rekreasyon ve toplu taşıma senaryolarındaki birçok güzergâhın kritik eşiğin altına düştüğünü, bunun da ciddi risk ve yolculuk başarısızlığına işaret ettiğini göstermektedir. Kullanıcı ve uzman ağırlıkları kullanılarak konforlu rotaların optimize edilmesi, kullanıcıları daha yüksek puanlı ana caddelere yönlendirerek bu engelleri başarıyla aşmakta, böylece kritik riskleri ortadan kaldırmakta ve aritmetik rota puanlarını artırmaktadır. Ancak bu artan güvenlik, yolculuğun önemli ölçüde uzaması pahasına elde edilmektedir. Kullanıcı ağırlıklı optimizasyon altında, yolculuk uzatma katsayısı, tekerlekli sandalye kullanıcılarının güvenli bir yolculuk yapabilmek için engelsiz bir yayanın ihtiyaç duyduğu mesafenin neredeyse iki katını kat etmesi gerektiğini göstermektedir. En yüksek mesafe cezası, mesafelerin iki buçuk kattan fazla uzadığı (belirli rotalarda neredeyse dokuz kata kadar zirve yaptığı) ticari seyahatlerde ortaya çıkmış, bunu mesafenin iki katı civarında seyrettiği kamu hizmetleri ve rekreasyon izlemiştir. Buna karşılık, uzman ağırlıklı optimizasyon altında, eğime verilen yüksek ağırlık ve bölgenin düz topografyası nedeniyle algoritma yolu aşırı uzatmadan alternatifler bulmuş, bu da genel mesafede sadece hafif bir artışla sonuçlanmıştır. Her iki perspektif, her iki grup için de ılımlı bir mesafe artışı gösteren toplu taşıma yolculuklarında birbirine en yakın şekilde hizalanmıştır. Bu bulgular, kentsel erişilebilirliğin genellikle mesafe maliyeti ile takas edilen bir konfor olarak deneyimlendiğini göstermekte, göreceli erişilebilirlik ve sistematik mekânsal adaletsizlik kavramlarını ampirik olarak doğrulamaktadır. Sonuç olarak bu çalışma, kentsel erişilebilirliğin sadece fiziksel bir ulaşım meselesi değil, aynı zamanda bir mekânsal adalet sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Atalar Mahallesi örneğinde elde edilen veriler, mevcut yaya altyapısının tekerlekli sandalye kullanıcıları için yolculuk zincirinde kopukluklar yarattığını ve güvenli hareketlilik için kat edilen mesafeyi artırdığını göstermektedir. Bu bulgular, kentsel planlama ve tasarım süreçlerinde erişilebilirlik standartlarının uygulanmasının, tekerlekli sandalye kullanıcılarının kent yaşamına bağımsız katılımı için bir zorunluluk olduğunu kanıtlamaktadır.
  • Item type:Yayın,