Mimari Tasarım Lisansüstü Programı - Doktora

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Gözat

Son Başvurular

Şimdi gösteriliyor 1 - 5 / 55
  • Öge
    Mimarlıkta ifade ve içerik problemi
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020) Çelik, Önder ; Aydınlı, Semra ; Akay, Ali ; 657220 ; Mimari Tasarım Bilim Dalı
    Enformasyon ve iletişim toplumlarının günümüzde geldiği nokta ile birlikte mimarlık faaliyetinin pek çok açıdan köklü bir dönüşüm geçirdiği gözlemlenebilir. Bu toplumlara özgü teknolojilerin yarattığı olanaklarla mimarlığa özgü düşünsel ve araçsal pek çok temsil biçimi etkisiz hale gelmiştir. Bu çalışmada mimarlığın güncel durumunda yeniden etkili olabilmesi için ifade ve içerik problemi üzerinden 'paradoksal fark' perspektifinden pratik-etik bir eleştiri olanağı için bir yeniden-okuma yapılmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkan sibernetik ve simülasyon teknolojilerinin yarattığı olanaklarla mümkün hale gelen enformasyon ve iletişim teknolojilerinin, mimarlığa özgü hakikat kurguları ve öznellik biçimlerine, kent ve mimarlık deneyimlerine etkileri ve bu etkilerin yarattığı dönüşümlerin ortaya konulmasıdır. Bu teknolojilerin etkilerinden biri olan "sayısallaşma" ile mimarlık özellikle 1990'lardan sonra beliren ağsı toplumların enformasyon akışlarında temsil-altı bir sürece girmiş olup, süreci, değişimi ve zamanı kendisine nesne kılmıştır. Bu tez çalışmasının bakış açısında, nesnesi süreç ve değişim olmaya başlayan mimarlığın yeni simülasyon teknolojileri aracılığıyla zamanı taklit etmeye başladığı, bu anlamda mimarlığa özgü düşünsel ve araçsal pek çok temsil biçiminin etkisiz hale geldiği düşünülmektedir. Ortaya çıkan bu köklü dönüşüm içinde pratik-etik başka bir yaşama olanağı kurabilmek için hem bu süreci anlamaya yardımcı olacak hem de dönüştürmek için çeşitli perspektifler kazandırabilecek bir yaklaşım geliştirmek, bir yeniden-okuma önermek ve yeni tartışmaların kapısını aralamak bu çalışmanın temel hedeflerindendir. Bu çalışmada bu amaç ve hedeflerle, mimarlığın çağdaş durumunda yeniden etkili olabilmesi için ifade ve içerik problemi üzerinden 'paradoksal fark' perspektifinden bir yeniden-okuma yapılmaktadır. Gilles Deleuze ve Felix Guattari'nin, geliştirdikleri ifade ve içerik kavram ikilisi, felsefede temsilsel-analojik düşünce geleneğinin politikalarına karşı alternatif bir yol önermekle birlikte, sibernetik çağda kendi içinde önemli dönüşümler geçiren kapitalizmin de, özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan enformasyon ekonomisinin analizi için de daha etkin olabilecek pratik-etik bir eleştiri olanağını verir. Bu enformasyon ekonomisi analizi özünde içinde bulunduğumuz toplumların enformasyon değil denetim toplumları olduğu üzerinedir. Dolayısıyla bu çalışma, denetim toplumları koşullarında mimarlığın ne yapabileceği ve ne isteyebileceği üzerinedir. Diğer bir deyişle, pratik-etik bir eleştiri olanağı bu tez çalışmasının -mimarlıkta alternatif bir hakikat ve öznellik tarzı üretimi potansiyeli açısından- temel motivasyonudur. Mimarlığın zamanı taklit ettiğini ileri süren bu çalışma, problemin anlaşılması için geleneksel ve modern pek çok zaman anlayışından farklı olarak soybilimsel bir zaman anlayışı çerçevesinde soruna yaklaşmayı önerir. "Şimdinin ontolojisi" (Foucault) olarak soybilim, sibernetik teknolojilerince üretilen simülasyon biçimlerini ve bu biçimlerin ışık akışları boyunca ürettiği enformel öznellikleri paradoksal fark perspektifinden ve ifade ve içerik ikilisinin eklemlenmesi üzerinden analiz edebilme olanağı sağladığı ve yaşamı kendisine nesne kılan biyoiktidarın üretiği hakikat oyunları ve öznellikleri çözümleme olanağı sağladığı ve başka bir yönetimsellik perspektifine işaret ettiği için bu çalışmada benimsenen düşünsel yöntemdir. Bu çalışmanın ikinci bölümü ifade ve içerik probleminin ne olduğu ve nasıl kurulduğu üzerinedir. İfadenin, paradoksal fark ile ilişkisi bakımından tarihine odaklanan bir altbölümden sonra ifade ve içerik probleminin mantığına değinilmiştir. Daha sonra da ifade ve içerik probleminin soybilimsel yöntem ile olan ilişkisi çözümlenmiş, mimarlıkla olası bağlantılarına odaklanılmış ve daha sonraki bölümlerde mimarlığa özgü malzemenin nasıl ele alınacağına dair yaklaşım gösterilmiştir. Temsili-analojik düşünce anlayışı, genel olarak zihin ve madde ayrımı (zihin-beden veya düşünülür ve duyulur veya gösteren ve gösterilen) üzerinden kurgulanan mimari tasarım problemleri, bu ayrım veya yarık üzerinden işleyen birçok tasarım politikası veya stratejisi klasik, modern veya postmodern mimari tasarım stratejileri ve yorumları, zihin ve beden arasında karşılıklı uyum, tipoloji, veya gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki aracılığı ile kurulmuştur. Fakat ifade ve içerik arasında "hiçbir karşılıklı uyum, hiçbir neden-sonuç ilişkisi ve hiçbir gösteren-gösterilen ilişkisi yoktur: gerçek bir ayrım, karşılıklı önvarsayım yalnızca eşbiçimcilik vardır." Bu strateji ile düşüncenin temsili-analojik düşüncenin dogmatik imgesine karşı yeni bir imgenin mümkün olduğu, geleneksel düşünce imajlarının eleştirisi ile tasarım süreci için yeni soyut makinelerin icad edilmesinin mümkün olduğu tartışmaya açılmıştır. Düşünce sorunsallaştırılmış ve sorunsallaştırmanın üçlü kökü olan bilgi, iktidar ve kendilik üzerinden yeniden nasıl kurgulandığı çözümlenmiştir. İfade ve içerik ikilisinin eklemlenmesi düşüncenin bu üçlü kökü üzerinden ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümü, eski toplumlara özgü iktidar etme pratiklerinin on sekizinci yüzyılın sonlarındaki mutasyonu ile ortaya çıkan biyopolitik çağda, yaşamı kendi nesnesi kılan iktidar biçiminin ürettiği hakikat değerleri ve bilgi düzenekleri (ışık ve dilin eklemlenmesi olarak) ile mimari öznelliklerin üretimi üzerine odaklanmıştır. Yeni bir yönetimsel aklın (Foucault) ortaya çıktığı bu süreç, bu tez çalışmasının bakış açısından modern mimarlığın ortaya çıkışı Foucault'nun çözümlemesini yaptığı, "biyopolitik çağ" olarak adlandırdığı bu süreçten ayrı olamaz. Bu çağda mimarlığa özgü dönüşümler sanayi devrimlerini takiben ortaya çıkan dört dönem ile birlikte kurgulanmıştır. Her bir sanayi dönemi, biyopolitik makinedeki farklı üretim tarzları olarak düşünülmüş ve paradoksal farkın kontrolü bağlamında ifade ve içerik eklemlenmelerine odaklanmıştır. Biyopolitik makinenin sırasıyla mekanik tarzı, teknik tarzı, elektronik tarzı ve dijital tarzı, literatürde yaygın olarak kullanılan sanayi devrimlerinin yerlerine kullanılmıştır. Çalışmanın dördüncü bölümü ise, üçüncü bölümde yeniden-okuması yapılan biyopolitik çağın son aşamasında beliren biyopolitik makinenin dijital tarzında paradoksal farkın denetimi bağlamında ifade ve içerik ikilisinin eklemlenmelerine odaklanan bir okuma yapmış, mimari hakikat ve öznelliklerin nasıl üretildiği üzerinde durmuştur. Paradoksal farkın mimarlıkta özelikle 1970'lerden sonra gündeme gelişi üzerinde durulmuş ve pratik-eleştiri ile ilişkisine değinilmiştir. Eleştiri ile ilişkisi bakımından özellikle 1990'larda ortaya çıkan mimarlıkta politika-sonrası ve eleştiri-sonrası söylemleri, ifade ve içerik problemi açısından tartışılmıştır. İnsan-sonrası bir sürecin tartışıldığı mimarlık ortamında mimarlığın maddesi ve biyolojisi yine paradoksal fark perspektifinden ifade ve içerik ikilisinin eklemlenmesi açısından ele alınmıştır. Mimarlığın denetim teknolojileri bağlamında değişen kent dinamiği ile ilişkisine dikkat çekilerek mimarlığın zamanı taklit eden faaliyet olarak bir "duygulanım mimarlığına" dönüştüğü gösterilmiştir. Bu çalışma düşüncenin söz konusu edilen problematizasyonu ile mimarlık üretimi içinde paradoksal farkın gündeme getirdiği ifade ve içerik problemi üzerinden mimarlık, yaşam ve siyaset ilişkisine dair, insan-sonrası tartışmaları ile birlikte hem bir yeniden-okuma hem de pratik-etik bir eleştirel yaklaşımın araştırılması üzerine olmakla beraber gelecekte verimli tartışmalara yol açmasını temenni etmektedir.
  • Öge
    Servet-i fünûn'da toplumsal mekânın anlatılar ile üretimi: Tahayyüller, inşalar ve deneyimler atlası (1891-1910)
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020) Hiz, Gürbey ; Şentürer, Ayşe ; 620662 ; Mimari Tasarım ; Architectural Design
    Modernleşme süreci ile paralel olarak, on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren resimli periyodik basılı yayınlar, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki popüler ve görselleştirilmiş yeni bir bilgi biçiminin ifade edilmesini olanaklı hale getirdiler. Modern yaşam tarzlarını ele alan ve modernite deneyimi üzerine çeşitli ideolojik anlatıları içeren resimli dergiler, görsel ve yazılı kültür formunu kitlelere tanıttılar. Bu yayınlar, içerisindeki anlatılarla, halihazırda oluşmakta ve dönüşmekte olan çeşitli toplumsal mekânların üretimine de aktif olarak katıldılar. Zamanın en etkili resimli dergilerinden olan Servet-i Fünûn, 1891 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da yayınlanmaya başladı. Dergi, entelektüel ve bilimsel üretimin yanı sıra sanat, edebiyat, sanayi ve tarım gibi alanların da popülerleşmesinde etkili oldu. Bu alanların dışında mimarlık kültürüne dair içerikleri ile de toplumsal mekânın üretimine katıldı. Bu kapsamı üzerine pek de çalışılmamış olan Servet-i Fünûn, o dönemin içerisinde inşa edilen yapılar, kentler ve kent yaşamıyla ilgili mekânsal anlatılara yer vermesi bağlamında da incelenmeye değer malzemeler sunar. Bu nedenle, dergideki mekânlara dair görsel ve metinsel anlatılar bize zamanın tahayyüllerini, inşalarını ve deneyimlerini görünür kılan potansiyelli kaynaklar sunar. Çalışmam kapsamında, anlatı kavramını kurucu bir omurga olarak ele alarak, bu kavram ile modernite ve toplumsal mekânın üretimine eğiliyorum. Öncelikle, modernite anlatılarının nasıl kurulduğunu araştırarak, meta-anlatılar ve minör anlatılar olarak iki düzlem keşfediyorum. Modernitenin sıklıkla başka anlatıların üzerini örterek merkezi büyük bir anlatı dahilinde ele alınmasını meta-anlatılar olarak tanımlarken, çalışmam dahilinde modernitenin çoğul perspektifler sunan anlatılarının peşine çıkıyorum. Muhayyel, inşai ve gündelik pratiklerin görsel ve metinsel olarak anlatılara eklenmesi dahilinde, meta-anlatıların bozulduğu ve mekânın zaman içeren bir yapı ile temsil edildiğini keşfediyorum. Bu anlamda, resimli dergiler ve çalışmanın odağı olan Servet-i Fünûn, kâğıt yüzeyinde okuyuculara etkin bir biçimde mekânı anlatıya dönüştüren ve çoğunlukla minör ve tutarsız olan anlatı yapıları sunarlar. Böylece, mekân anlatısı, içerisinde pratikleri barındıran bir yapı ile toplumsal olana katılmaya eğilim gösterir. Dolayısıyla, tez çalışmasının başlıca argümanı olan toplumsal mekânın anlatılar ile üretiminin izlerini, derginin kâğıt mekânında sürüyorum. Çalışma dahilinde, Servet-i Fünûn'a on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başı Osmanlı İmparatorluğu'ndaki toplumsal mekânın üretimini anlatılar üzerinden okumak için bir kazı sahası olarak yaklaşmayı öneriyorum. Bu okumayı kolaylaştırmak için, arkeolojik bir yöntem ile dergi içerisinde bulunan toplumsal mekânın üretimine dair 'tahayyüller, inşalar ve deneyimler atlası'nı tasarlıyorum. Bu atlas, derginin 1891 ve 1910 yılları arasındaki anlatılarında yer bulan 'balon', 'büyük şehir', 'deniz banyosu', 'fabrika', 'köprü', 'mesken', 'panayır', 'sahne', 'sergi', 'sokak', 'şimendifer', 'tarla', 'velosiped', 'vesait-i nakliye' ve 'yer altı' toplumsal mekânları özelinde tartışıyorum. Her bir mekânın bu yıllar arasındaki sürede biriken anlatılarını minör bir yeni anlatı oluşturarak inceliyorum. Bu başlıklar altında dergi içerisinde keşfedilen anlatıları bir araya getirerek toplumsal mekân üretimin metinsel ve görsel montajlarını üretiyorum. Bu montajlar ile beraber heterojen bir yapıda, dolaysız süreye yayılan mekânın üretimini izlemek mümkün olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, atlas içerisinde oluşturduğum süre-imgeler ve süre-metinler dahilinde kronolojik bir sıra izlenmiyor. Aksine, atlasın her bölümündeki mekân anlatıları; tahayyül, inşa ve deneyim ekseninde bir araya getiriliyor. Böylece, dönemin ortaya çıkan toplumsal mekânlarının anlatılar ile üretiminin birer imgesini ortaya çıkartmayı ve modernite deneyiminin Osmanlı coğrafyası içerisindeki tartışmalarını okumak için alternatif bir anlatı üretmeyi hedefliyorum.
  • Öge
    Bilişim teknolojileri ile dönüşmekte olan mimarlık nesnesi ve maddesiz öğeleri
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2012) Kandemir, Özlem ; Erdem, Arzu ; 332889 ; Mimari Tasarım ; Architectural Design
    Gelişen bilişim teknolojileri ile hayata her geçen gün yeni bir farkındalık, dünyayı algılayışımıza yeni medya araçlarıyla yeni bir bakış açısı eklenir. Yeni iletişim araçları ve ara yüzleri yeni uzaklık tanımlarını oluştururken, zaman ve mekanda yeni var oluş biçimleri, yeni deneyim, imge ve algı kavramları ortaya çıkmaktadır.Mimarlık bazı fonksiyonel, kültürel, sosyal, ekonomik vb. hedeflerini gerçekleştirmek üzere teknoloji ve teknolojinin sunduğu araçlardan faydalanır. Kullanılan her teknoloji ürünü ve teknikleri mimarlık disiplinini dönüştürür. Günümüzde kullanılan çağdaş bilişim teknolojileri de kaçınılmaz olarak mimari tasarım sürecini, pratiğini ve nesnesini yeni bir yöne doğru itmektedir. Bu yeni hesaplama, tasarım, görselleştirme ve iletişim araçları mimarların hayal ettikleri yeni formları, duyarlı, esnek ve hatta fiziksel ve sanal mekanın sınırlarının birbirine karıştığı yeni ortam türlerinde tasarım ve üretim yapma olanağı sunmaktadır. Tezin hedeflerinden biri de mimarlık nesnesinin bu hızla değişen ve gelişen bilgi çağındaki bu yeni konumunu anlamaktır. Yeni medya araçları kullanıcı ve mimarlık nesnesi arasında bağ kurmakta aracı olmaktadır. Gerçek olan, sanal olan ve düşünsel olan bir araya gelerek, mimarlık nesnesi ve kullanıcısı arasında bilgi katmanını oluşturmaktadır. Mimarlık nesnesi sahip olduğu medya araçları üzerinden çevre ve kullanıcıyla iletişime geçerek; kullanıcıya, zamana ve duruma özel tepkiler vermekte, kendini konumlandırmaktadır. Bu durum mimarlık nesnesini, bilgi katmanıyla daha esnek, etkileşimli ve süreksiz hale getirmektedir. Bu tezde çağdaş bilişim teknolojileri ve araçlarının, mimarlık nesnesinin maddesiz öğeleri üzerinde kontrol sağlayarak, nesne üzerinde geçekleştirdiği değişimi ve öncelikle mimarlık nesnesinin maddesini anlamak üzere okuma ve tartışmalar gerçekleştirilmiştir. Mimarlık nesnesinin maddesiz öğeleri bağlamında gerçekleşen bu değişimi anlamak üzere, mekan, varlık, imge, algı ve deneyim üzerinde incelemeler gerçekleştirilmiş; bu kavramların bilişim teknolojileriyle nasıl dönüştüğü anlaşılmaya çalışılmıştır. Bilişim teknolojileri desteğiyle bilgi bileşeni ve mimarlık nesnesinin maddesiz öğeleri üzerinde arasındaki bu dinamik, dönüştürücü etkileşim ve dönüşümlerin gözlemlenip, irdelenebileceği çağdaş örnekler üzerinde araştırılmış ve irdelenmiştir. New York, Dünya Ticaret Merkezi ve Anıtı proje önerileri üzerinde ise ortaya konulmuştur.
  • Öge
    Mimarlıkta biçimlenme sorunsalı: Sinop sur duvarı üzerinden bir tartışma
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2017) Atmaca, Yuvacan ; Aydınlı, Semra ; 10177186 ; Mimari Tasarım ; Architectural Design
    Yapıların ''nasıl oluştuğu?" sorusu mimarlık düşüncesi ve pratiği içinde ''olmak" fiiline yönelik ucu açık bir sorudur ve olanların, olabilir olanların nasıl olabileceğine dair bitmeyen bir arayışı ve araştırmayı doğurur. ''Nasıl?" sorusundaki ucu açıklık mimarlığın kapsadığı tüm süreçler içindeki öngörülemez ve sayısal olarak hesaplanamaz çoklukta ilişkinin karmaşıklığını kapsar. Mimarlık düşüncesi ve pratiğinde yapılara yönelik sorular, çoğunlukla yapıların kendisi dışındaki aşkın anlam ve ideallerde aranır, yapılar dışındaki temsili ilişkilere indirgenir ve söylemsel ya da konstrüktif kalıp modeller aracılığı ile elde edilen biçim tanımları ile cevaplanır. Böylece olmak fiili içindeki hesaplanamaz çokluktaki karmaşık ilişki bir üst anlam, bir ideal ile kurulan nedensel ilişkilerin kurgusuna indirgenir ve düzene sokulur. Biçimler üzerinden edindiği biçimlendirme kabiliyeti ile mimarlık, birçok alanda kendine yer bulur. Yapılar modern düşünce sisteminin de temel temsilleri olan özne-nesne, zaman-mekan ayrımları ve bu temsillerin uzamsal düzlemdeki pozisyonları ile ilişkilendirilirler. Yapıların biçimsel ifadeleri bu temsiller aracılığı ile dönem, üslup, modern, gelenek, klasik vb. tanımlar ile tarihselleşir, malzeme, teknik, üretim ekonomisi ile toplumsal düzenin sistemlerinin içine dahil olur ve farklı ölçeklerde temsili ilişkileri kurgular. Bu araştırma; yapılara yönelik soruların cevabını yapılar dışındaki aşkın anlamda ve ideallerde arayan bakış açılarını, biçim tanımları üzerinden tartışır. Biçim tanımlarının; yapıları farklılık ve tekilliklerinden arındıran, homojenleştiren söylemsel ve konstrüktif kalıp modellerini, bu modelleri oluşturan kavramlarını ve bu kavramların belirlediği özne-nesne, zaman-mekân temsillerini sorunsallaştırır. Yapılar söylemsel ve konstrüktif kalıp modeller ile düzene sokulmuş, hesaplanmış ve formülleştirilmiş biçimler olarak ele alınmaz. Yapılar; oluş içinde, farklı zaman ve mekânların eş zamanlı biraradalığında, özne ve nesnelerin hesaplanamayan karmaşık ilişkileri bağlamında biçimlenmeler olarak ele alınır. Yapıları aşkın idealler ile anlamlandıran, değerlendiren biçim tanımlarının felsefi referanslarını, kökenlerini Platon felsefesine dayandırabileceğimiz klasik felsefe ve metafizik yaklaşım oluşturur. Yapıları; temsili ilişkiler düzleminden çıkarıp oluş içinde biçimlenmeler olarak ele alan bakış açısının kavramsal referanslarını ise Henri Bergson, Gilles Deleuze ve Georges Bataille'ın felsefi yaklaşımları, önerdikleri kavram ve metaforlar oluşturur. Bu kavram ve metaforlar aracılığı ile yapılara yönelik "Nasıl?" sorularının cevapları, yapılar dışında aşkın anlam ve ideallerde değil yapıların kendisinde arayan içkin bakış açısının kavramları araştırılır. İçkin bakış açısı ile ele alındığında yapılar, bitmiş, hesaplanmış, düzenlenmiş, tasarlanmış nesneler ve biçimler değil; hiçbir zaman tamamlanmayacak, ideal ve tam olmayacak, bitmez tükenmez oluşlar, biçimlenmelerdir. Bu anlamda, farklı biçim tanımları üzerinden özne ve nesnenin pozisyonlarını belirleyen kavramlar sorunsallaştırılır. Yapıların oluşlarına yönelik "nasıl?" soruları birçok farklı yapısallık üzerinden tartışılabilir. Tartışma bir kent üzerinden, bir bina üzerinden, bir kavram üzerinden ele alınabileceği gibi bir duvar üzerinden de ele alınabilir. Duvar hem mimari bir nesne olarak hem de taşıdığı tüm metaforik anlamları ile biçimlenmeyi bir oluş olarak tanımlamak ve bu oluş içinde yapıların nasıl oluştuğuna yönelik soruyu kavramsallaştırabilmek için yeterli ve doğurgan bir alan tanımlar. Bu araştırmada içkin bakış açısının kavramları bağlamında yapılara yönelik "nasıl?" soruları, örneklem olarak belirlenen Sinop sur duvarı üzerinden sorulur. Sinop sur duvarı üzerinden sorulan soruların cevaplarının karmaşıklığı, neden-sonuç ilişkileri kurgusu ile belirli bir söylemsel ya da konstrüktif kalıp içine yerleşmez ve bütünde biçimli bir düzen oluşturmaz. Sinop sur duvarı indirgenmiş biçim tanımları içinde ele alınamayan yapısı ile örneklem olarak araştırmanın omurgasına yerleşir. Araştırma boyunca biçimler üzerinden sorulan tüm sorular örneklem duvarın biçimlenme öyküsü üzerinden yeniden ele alınır. Duvarın farklı zaman ve mekanlara yayılı yapısal, temsili, kavramsal, metaforik biçimleri oluş içinde biçimlenmeler olarak ele alınır ve yapılara içkin bakış açısının kavramları araştırılır. Araştırma nesnesi olarak duvar ile kurulan ilişkide ne duvar ne de araştırmacı sabit bir noktada konumlanmaz. Bu anlamı ile araştırma örnek bir nesne olarak Sinop sur duvarını ele alan farklı araştırmacıların öznel bakışlarından biri değildir. Araştırmanın metin kurgusunda da biçim ve biçimlenme tanımları arasında kavramsal olarak kurgulanan ilişki referans alınır. Duvarı belirli nesnel bir pozisyona yerleştirerek, dışardan bir özne olarak ele alış biçimi ile tanımlanan duvarın biçimsel özellikleri, tezin düşey omurgasını kurgular. Metin boyunca ilerleyen düşey içerik kurgusu örneklem olarak duvara yönelik sorulara verilen cevapların nedensel ilişkileri üzerinden kurgulanır. Sinop sur duvarı, biçim temsillerinin tarih içindeki belirli pozisyonları ve kavramları ile "devşirme duvar", "sur duvarı", "örme/yığma duvar" olarak metin boyunca biçim olarak inşa edilir. Nedensel ilişkilere indirgenemeyen ve metin boyunca birbirine sıçrayan karmaşık ilişkiler ile kurgulanan içkin bakış ise, aynı duvarı bir biçimlenme öyküsü olarak söker. Bu araştırma bağlamında içkin bakış açısının üç temel kavramı olarak bellek, olay ve ilişki kavramları önerilir. Bu üç kavramın birbiri ile olan ilişkisi tezin bütününde düşeydeki biçim tanımlarını yatay bir oluşa, biçimlenme öyküsüne dönüştürür. Bu sayede Sinop sur duvarı ile her tür karşılaşma tekil bir olayı ifade eder ve olaylar farklı tür ilişkilerin doğmasına ve duvarın ilişkiye geçtiği bellekler aracılığı ile tekrar tekrar biçimlenmesine neden olur. Bellek karşılaşmalardaki şimdiki zamanı kurgulayan alt yapıyı oluşturur. Sinop sur duvarını o ana kadar biçimlendiren tüm olayların birbirini doğuran ve dönüştüren ilişkileri, neden-sonuç ilişkileri ile değil; sıçramalı ilişkiler kurularak eşzamanlı olarak bir arada bulunur. Aktüel hale gelmiş her biçim yarattığı olaylar ve ilişkiler ile biçimlenme hareketini oluşturur. Sinop sur duvarı ile yaşanan tüm olaylar duvarın biçimlenme hareketi içinde dinamik katmanlar olarak ve eşzamanlı olarak ele alınır. Böylece sur duvarları nesne olarak pozisyon verilmiş bir biçim olarak değil araştırmacı ile araştırma boyunca yeniden biçimlenen bir oluş olarak ele alınır.
  • Öge
    Sine-dram ve arki-dramın eleştirisi: Dziga Vertov ve Rem Koolhaas
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2018) Kepekcioğlu, Mustafa Batu ; Uz, Funda ; 10217072 ; Mimari Tasarım ; Architectural Design
    Bu çalışma, 20. yüzyıl başında Dziga Vertov'un antik bir anlatı biçimi olan dram tarafından disipline edilen sinema sanatına, "sine-dram"a, yönelik eleştirileri ile Vertov'dan yarım asır sonra Rem Koolhaas'ın gündeme getirmeye başladığı konvansiyonel mimarlığa yönelik eleştirilerinin kesişiminde, dramatik sinema ve mimarlığın yapısal, estetik ve mantıksal açıdan karşılaştırıldığı kavramsal bir okumasıdır. Mimarlık, aynı zamanda retorik bir performanstır. Dram sanatı ile mimarlığın benzerliği de tam bu noktada başlar; her ikisi de hedef kitlesine önerdiği gerçekliğin temsili olmadığına ikna ederek benimsetmeyi amaçlar. Bu yüzden Rönesans'tan beri mimarlık praksislerinin Aristotelesçi dramatik ilkelere ve ögelere uygun estetik ve mantık rejimlerini benimsemesi de rastlantı değildir. Vertov ve Koolhaas ise Aristotelesçi dramatik anlatı geleneğini sorgular ve onun estetik ilkesini (kompozisyonel birlik), fragmanter montaj ile mantıksal ilkesini (makul nedensellik) ise kaotik gündelik hayat ile yerinden etmeyi önerir. Anlatı kurma edimi insanoğlunun sosyalleşme yöntemlerinin başında gelse de her anlatı dramatik olarak kategorize edilemez. İki bin beş yüz yıllık antik bir anlatı geleneği olarak dram, gerçekçi bir gündelik hayat yanılsaması ile insanoğlunun duygudaşlığını beslemektedir. İronik şekilde gerçekçilik gerçek üzerine değil, dramın basitleştirici, birleştirici, açık seçik, nedensel, ikna edici gerçekliği üzerine kurulur. Bu tür bir gerçekçiliği sağlayabilmek için ise estetik ve mantıksal ilkelere başvurulur. Dramın, estetik ilkesi "kompozisyonel mükemmellik için birlik ve bütünlük", mantıksal ilkesi ise "ikna edicilik için makul olasılık ve zorunluluk", ereği ise "naif bir eğlenceliğin ötesinde, duygu ve yaşantı birliği/özdeşleşme/empati/einfühlung ile ulaşılan 'katharsis' " tir. Dram, Hans-Georg Gadamer'e göre Rönesans'tan beri yüzünü Antikite'ye çeviren Avrupa merkezli hümanist sanatsal ifade geleneğini kökten etkileyen bir anlatı sistemidir ve ne sinema ne de mimarlık istisnadır. İstisnai olan, Aristoteles'in dramatik estetiği ve mantığının dışına çıkan başta senaryo olmak üzere dramdaki yapısal ögelerin geçersizliğini vurgulayan yaklaşımlardır. Vertov ise dramatik sinema karşıtı yaklaşımları en ısrarlı şekilde dile getiren isimlerin başında gelir. Mimarlıkta ise, Vertov'un 'sinema' karşıtı söylemine en çok yaklaşan isim 'mimarlık' karşıtı söylemi ile Koolhaas'dır. Bunun sebebi ise ikisinin de montaj tekniğine ve belirsizliğe yaptıkları vurgu olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda araştırma boyunca Vertov'un sinema üzerine söyledikleri ile filmleri ya da Koolhaas'ın mimarlık üzerine söyledikleri ile binaları arasındaki tutarlılığın sorgulanması konu dışı bırakılmıştır. Araştırmada, karşılaştırmalar yoluyla ortak noktaları kendi mecralarında dramatik anlatı kanonlarına yönelttikleri eleştiriler olan bu iki figürün söylemlerinde kesişen temaların, metotların, motivasyonların saptanması hedeflenmiştir: Her iki figürde de mantıksal belirleyiciliği kuran dramatik senaryo yerine kaotik gündelik hayat vurgusu ve estetik birlik ilkesine dayanan kompozisyon yerine fragmanter 'montaj'ın öne çıktığı görülmüştür. Sonuçta Vertov'un düşünceleri ile benzeşen Koolhaas'ın eleştirel bakışına ait ortak noktaların kristalize edilebileceği ve üzerinden tartışılabileceği yeni bir kavramsal altlık oluşturulurken kesişim noktalarından dramatik olmayan bir perspektif çizilmeye çalışılmıştır. Bu süreçte mimarlıkta dramatik konvansiyonlarla üretimi tanımlayabilmek için yeni bir terime ihtiyaç duyulmuş, Vertov'un dramatik sinemayı eleştirmek için kullandığı, 'sinema' ve 'dram' kelimelerinin bir araya getirilmesi ile türettiği bileşik kelime, "sine-dram"dan alınan ilhamla 'mimarlık' ve 'dram' kelimeleri bir araya getirilerek 'arki-dram' terimi türetilmiştir. Giriş bölümünde, öncelikle mimarlığın dramatik anlatı kuran kültürel bir disiplin olarak sınıflandırılmasına olanak veren yapısalcı paradigmanın kavram setlerine değinilir. Sonrasında, anlatı olarak mimarlığı dramatik kılan ilke ve ögelerin anlaşılabilmesi için dramatik kanonların hâkim olduğu tanıdık bir mecra olan sinemaya başvurulur. Dramatik bir film ile konvansiyonel bir bina tasarımı arasında birçok benzerlik vardır. Bunların başında ilk göze çarpan 'senaryo' dur. İkinci olarak 'tema'dan bahsetmek mümkündür. Sonuncusu ise en az fark edilebilecek olan karakter ve tip gibi dramatik kişileştirmeler ile kullanıcı arasındaki benzerliklerde görülebilir. Yapısal öğeler dışında ilkelerde de bu benzerlikler görülür. Her ikisinde de hâkim estetik ilke birlik ve bütünlük iken, mantıksal ilke de olasılık ve zorunluluktur. Aslında klasik drama şekil veren Aristotelesçi estetik ve mantığın ikna edici olmaya yönelik iş birliği mimarlıkta da olduğu gibi benimsenmiştir. Ama dram o kadar şeffaf bir yapı haline gelmiştir ki, bu ilke ve ögelerin neredeyse her türlü anlatıya içkinleşerek doğallaştığı söylenebilir. O yüzden dramı eleştiren söylemlerinden önce, dramatik olmayan bir ifadenin hayal edilebilmesi için Vertov'un "sine-göz" ve Koolhaas'ın "sıfır mimarlık" ifadelerine kısaca değinilmiştir. Girişi takip eden ikinci bölümde, Vertov ve Koolhaas'ın referans verdiği metropol yaşamı ve montaj tekniği incelenmiştir. Böylece her ikisinin de dramatik anlatı geleneğini eleştirirken beslendiği düşünsel arka plan görünür kılınmaya çalışılmıştır. Özellikle 20. yüzyılın başındaki modernleşme ile insanlık tarihine damgasını vuran metropolün kaçınılmaz etkileri sonucu ortaya çıkan, merkezinde gündelik hayatın estetik deneyimi ve montaj tekniğiyle estetizasyonunu barındıran, klasik dramatik anlatı formunun ve hermeneutik anlamın eleştirisi olarak da okunabilecek avangart söylemler ele alınmıştır. Bölüm metropoliten gündelik hayatın 'estetiği' ve 'estetizasyonu' olarak iki alt başlığa ayrılmıştır. Metropoliten gündelik hayatı ve onun deneyimini estetik açıdan ele alan öncü teorilerin birbirleri ile ilişkileri içinde incelendiği ilk alt başlıkta, on dokuzuncu yüzyıl sonunda gündeme gelen yeni disiplinler, kavramlar, teknolojilerin beraberinde toplumsal ve bireysel açıdan gündelik hayat kavrayışlarından bahsedilmiştir. İkinci alt başlıkta ise, kavramsal repertuvarında metropol, gündelik hayat, bilinç dışı, şok, "flâneur" gibi motifleri benimseyerek "dramatik", "figüratif", "temsili" ifadeleri reddeden "avangart sanat"ın montaj yolu ile gündelik hayatı estetize etme biçimleri ve kullandığı yöntemlere değinilmiştir. Her iki alt başlıkta ele alınan kişi, söylem ya da olguların karşılıklı olarak birbirlerini etkiledikleri ve dönüştürdükleri, tek taraflı determinist bir ilişki içinde anlaşılamayacakları düşünülmektedir. Üçüncü bölümde, öncelikle dramatik anlatının iki temel yapısal ilkesi açılarak Vertov ve Koolhaas'ın söylemlerinde gündelik hayat ve montaj mefhumları üzerinden bu ilkelere yönelik geliştirdikleri eleştiri güzergahları ele alınmış ve karşılaştırılmıştır. 'Montaj' ile dramatik kompozisyonu oluşturan parçalar arası ilişkilere sirayet eden mimetik birlik ilkesi yerinden edilirken; gündelik hayat ve ona atfedilen belirsizlik ile dramatik olay-örgüsündeki determinist nedensellik ilkesi yerinden edilir. Montaj, her şeyi hiyerarşik bir düzen içinde uyumlu bir bütünmüş gibi algılamaya ve algılatmaya zorlayan estetik kalıpları yıkarken, gündelik hayat ise geleceğin neden-sonuç ilişkisi içinde kurulan düz mantıkla belirlenemeyecek kadar karmaşık olduğunu hatırlatır. Son olarak dördüncü bölümde ise, 'değerlendirmeler ve öneriler' başlığı altında öncelikle "sine-dram" ile 'arki-dram' arasındaki temel benzerliklere ve farklılıklara değinildikten sonra, 'arki-dramatik' olmayan bir mimarlık için tasfiye edilmesi gereken dramatik ögelere işaret edilir. Bunlardan ilki ana tema, yaklaşım, konu, işlev, tipoloji, tasarım problemi, metafor gibi bakışı daraltarak odaklayan ve basitleştirerek benimsenmesini kolaylaştıran indirgeyici çerçevedir. İkincisi bu çerçeve içinde alınan tasarım kararlarının neden-sonuç ilişkisi içinde örüldüğü ikna edici gerekçeler zinciridir. Üçüncüsü ise hem gerekçeler zincirini inşa ederken bir başlangıç noktası oluşturan hem de kullanılacak binayı gelecek zaman kipinde kullanacak olan insanlar daha kullanmadan özdeşleşerek eylemlerinin geniş zamana sabitlenmesi sağlayan 'kullanıcı' adı altındaki hayali kişileştirmelerdir. Sonuncusu ise bir öge değil ama bütün bunların sonucunda ulaşılması beklenen "kathartik" finaldir.