FBE- Geomatik Mühendisliği Lisansüstü Programı - Yüksek Lisans

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Gözat

Son Başvurular

Şimdi gösteriliyor 1 - 5 / 205
  • Öge
    Türkiye'de baraj emniyeti ve Atatürk Barajı'nda deformasyon izleme çalışmaları ve son 12 yıllık analiz sonuçları
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020) Güneş, Hüseyin ; Kalkan, Yunus ; 634378 ; Geomatik Mühendisliği Anabilim Dalı
    Su, yaşadığımız hayatın kaynağıdır. Canlı yaşamı dünya üzerinde, hep su kaynakları etrafında şekillenmiş ve varlığını devam ettirmiştir. Doğayı değiştirme gücü ile insan da yaşamını su kaynakları etrafında sürdürmüş, geliştirdiği yöntemlerle toprağı işlenebilir hale getirmiş; bunun içinde suyu bir araç olarak kullanmıştır. Tarih boyunca büyük medeniyetler hep su etrafında şekillenmiş ve şehirler su kenarlarına inşa edilmiştir. Devamlı akış halinde bulunan suyun faydalı şekilde kullanılmasını sağlamak amacıyla su, engeller yardımıyla biriktirilmiş ya da suyun yönü değiştirilerek istenilen yere akması sağlanmıştır. Arkeolojik çalışmalar sonucu birçok medeniyetin suyu iletmek için kanallar, suyu bir yerde toplamak için ise bentler inşa ettiği anlaşılmıştır. Yükseklikleri çok fazla olmasa da o günkü şartlarda inşa edilen setler ve kullanılan yöntemler hayret verici niteliktedir. Günümüzde ise gelişen teknoloji, çok daha yüksek gövdeli barajların yapılmasını mümkün hale getirmiştir. Geçmiş dönemlerde barajlar genellikle tarımsal sulama ve su temini amacıyla yapılagelmiştir. Su kaynaklarına uzak durumda bulunan yerleşim yerleri barajlar ve suyu ileten diğer yapılar yardımıyla sulanabilir hale getirilmiştir. Bu yolla hem içme suyu sağlanarak yerleşime imkân sağlanmış, hem de tarım ve hayvancılık mümkün hale gelmiştir. Bununla birlikte günümüz barajlarından elektrik üretimi, su ürünleri yetiştirilmesi ve ulaşım gibi amaçlar için de yararlanılmaktadır. Depolanamayan bir enerji türü olan elektrik; günümüzde güneş enerji santralleri, fosil yakıtlarla çalışan termik santraller, rüzgâr türbinleri, nükleer santraller ve hidroelektrik santraller gibi çeşitli yollarla elde edilebilmektedir. Bununla birlikte; fosil yakıtların doğaya verdiği zarar ve nükleer santrallerin sahip olduğu nükleer atık riski, yenilenebilir enerji kaynakların öne çıkmasına neden olmuştur. Doğal dengeyi bozmayacak şekilde tasarlanıp inşa edilen barajlar hem ülkemizde hem de dünyada en çok tercih edilen yöntem haline gelmiştir. Görece yüksek maliyetlerine rağmen barajlar, su ve enerji temini noktasında doğaya zarar vermeyen bir sürekliliğe sahiptir. Yapıldıkları yerde suyu depolayan barajlar, suyun akışkan özelliğinden dolayı sürekli kuvvete maruz kalmaktadır. Bu durum yapının zaman içerisinde deforme olmasına, önlem alınmadığı takdirde zaman zaman zarar görmesine neden olmaktadır. Bu nedenle baraj emniyeti, hem ekonomik olarak hem de çevre sağlığı açısından hayati önem taşımaktadır. Barajların planlanan zamandan daha önce kullanım-dışı kalması ekonomik kayıplara neden olurken, zamanında müdahale edilmeyen şekil değişimleri ve bozulmalar, bazen yıkımlara ve telafisi imkânsız can ve mal kayıplarına neden olabilmektedir. Bu sebeple, baraj gövdesi ve yakın çevresindeki değişimlerin belirli periyotlarda izlenmesi, değişimlerin analiz edilmesi ve meydana gelebilecek zararlara karşı önlem alınması gerekmektedir. Bu çalışmada, Atatürk Barajı'nda sürdürülmekte olan deformasyon izleme çalışmaları hakkında bilgi verilip, özellikle jeodezik yöntemlerle elde edilen deformasyon verilerinin analiz programları yardımı ile değerlendirilerek baraj gövdesinde gerçekleşen geometrik değişimlerin görselleştirilmesi konusu incelenmektedir.
  • Öge
    Overview of deformation monitoring techniques: A case study of structural displacement analysis
    (fen Bilimleri Enstitüsü, 2020) Hussein, Rihab Tawfeeq ; Erol, Bihter ; 637393 ; Geomatik Mühendisliği
    The study aims to monitor the health and safety of structures that subject to changes in operational and environmental conditions, which make it difficult to detect and assess damage of structure. The objective of study is to preceive damages by applying structural health monitoring (SHM) to existence of these progressions in operational and environmental conditions. A case study is a simulation experiment of test-bed structure in a laboratory consists of three-story building subject to lateral excitation by electromagnetic shaker. The data has been collected, recorded by Los Alamos National Laboratory Elói Figueiredo, Engineering Institute in US and shared to scientific community for research purposes. The mentioned data were analysed in the content of this study by using Fast Fourier Transform method to measure the displacement of each story. The displacement of the three-story structure under excitation load was measured in different states condition to convert time domain into the frequency domain. The testing was repeated for different structural state conditions and measurement were recorded for each state to perceive deformation when the structure has experienced basic change caused by operations and environment impacts for this purpose seventeen state condition were set up. The results were interpreted in the conclusion section.
  • Öge
    Türkiye'de geomatik / harita mühendislik eğitim-öğretimi üzerine bir inceleme
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020) Elmas, Özgür ; Çelik, Rahmi Nurhan ; 637623 ; Geomatik Mühendisliği ; Geomathic Engineering
    Diğer mesleki alanlarda olduğu gibi, geomatik/harita mühendislik alanında da gelişmişlik düzeyi ve istihdam olanakları mesleki eğitim ile yakından ilişkilidir. Bu tez çalışmasında, geomatik/harita mühendislik öğrenci ve mezunlarının üniversite eğitim - öğretiminden beklentileri bir anket çalışmasıyla belirlenirken, üniversitelerin yeterlilik düzeyleri bilgi formları oluşturularak incelendi. Ayrıca, 2014-2018 yılları arasında 70 farklı mesleğe ait mezuniyet bilgileri ve çalışan bilgileri eşleştirilerek oluşturulan veri setleri kullanılarak, geomatik/harita mühendisliğinin istihdam olanakları ve diğer meslek grupları arasındaki durumu istatistiksel olarak değerlendirildi. Anket çalışmasında üniversite seçiminde önem taşıyan kriterler sorgulandığında; "kaliteli eğitim seçeneği" %93,7 oranla ilk sırada önemsenmiştir. Bunu, "üniversitenin sıralamada iyi bir yerde olması, prestijli marka değeri ve tanınmışlığın olması" seçeneği %85,7 sıklıkla ve "mezunlarının işe alınma oranın yüksek olması, işverenlerle bağlantısı olması" seçeneği %85,7 sıklıkla takip etmiştir. Diğer önemsenen seçenekler, "üniversitenin kütüphane, internet, spor salonu, vb. sosyal tesis ve imkanlarına sahip olması" seçeneği %82,5 sıklıkla, "eğitim müfredatı ve laboratuvar kalitesi" seçeneği %71,4 sıklıkla takip etmiştir. Üniversiteye gitmede önem taşıyan kriterler sorgulandığında; "daha iyi şartlarda yaşamama katkı sağlayacağı" seçeneği %81 sıklıkla, "daha iyi bir iş bulmada önemli olması" %79,4 sıklıkla ön plana geçmiştir. Bir üniversitenin iyi bir eğitim-öğretim sağladığını gösteren kriterler sorgulandığında; "öğretim kadrosunun kalite ve sayısal bakımdan iyi olması seçeneği" %95,2 sıklıkla, "eğitim-öğretimde güncel teknolojinin kullanılması seçeneği" %92,1 sıklıkla ön sırada tercih edilmiştir. Geomatik/harita mühendislik lisans ve lisansüstü katalogları incelendiğinde; 26 üniversitede geomatik/harita mühendislik programının bulunduğu ve aktif eğitime devam ettiği, toplam kontenjan sayısının 1345 civarında olduğu belirlenmiştir. Az sayıda üniversitenin geomatik/harita mühendislik lisans eğitim programını akredite (ABET, MÜDEK veya EUR-ACE) ettiği belirlenmiştir. Üniversitelerin geomatik/harita mühendislik bölümü öğretim üyesi sayısı bakımından incelendiğinde, 30'un üstünde öğretim üyesi olan 2 üniversite, 10-19 arası öğretim üyesi olan 4 üniversite, 7 ile 9 arası öğretim üyesi olan 7 üniversite, 6'dan az öğretim üyesi olan 13 üniversite olduğu belirlenmiştir. Geomatik/harita mühendislik programlarında her öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının 2 ile 41 arasında dengesiz bir dağılım gösterdiği belirlenmiştir. Geomatik/harita mühendislik bölümünün sahip olduğu anabilim dalı sayısı, laboratuvar imkanları, öğrencilerin sosyal ve eğitim amaçlı faydalanabileceği sosyal medya imkanları bakımından da önemli derecede farklılıklar mevcuttur. Geomatik/harita mühendisliği ile diğer meslek grupları istihdam oranı, iş bulma süresi, ücret, nitelik uyuşmazlığı ve kamuda işe yerleşme oranı gibi değişkenlikler bakımından karşılaştırıldığında, harita mühendisliği lehine istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç olarak; Eğitim-öğretim programları günün gereklerine uygun olarak oluşturulurken öğrenci ve mezunların geri bildirimleri belirleyici bir rol oynamaktadır. Üniversitelerin geomatik/harita mühendislik programlarında yer alan öğretim üyesi sayısı ve altyapı olanakları önemli düzeyde değişkenlikler göstermekte, bu durum eğitimi ve öğretim olumsuz yönde etkilemektedir. Ülke çapında standart bir eğitim - öğretim modeline kavuşmak için akreditasyon çalışmalarının hızla yaygınlaştırılması, öğrenci kontenjanlarının üniversite imkanları ve istihdam olanakları dikkate alınarak belirlenmesi önem taşımaktadır.
  • Öge
    Contribution of airborne gravimetry to regional geoid determination by least squares collocation
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020) Koç, Öykü ; Erol, Bihter ; Barzaghi, Riccardo ; Geomatik Mühendisliği
    Uzun yıllar boyunca, dünya yüzeyinde bulunan bir noktanın ortometrik yüksekliği nivelman yöntemiyle elde edilmiş olan noktalar arasındaki yükseklik farklarına dayanarak hesaplanmıştır. Nivelman yönteminin doğası ve pratik sınırlamaları, bu yöntemin zorlu, kullanımının kısıtlı ve maliyetli olmasına sebep olmuştur. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte Küresel Uydu Navigasyon Sistemleri (GNSS) kullanımı daha yaygın bir hale gelerek, konum ve yüksekliklerin belirlenmesinde önemli bir araç olmuştur. Ancak, bu uydu sistemleri ile elde edilen yüksekliklerin referans yüzeyi elipsoit olmasından dolayı pratik uygulamalarda ihtiyaç duyulan ortometrik yükseklik bilgisinin sağlanmasında yetersiz kalır. Bu sisteme dayanarak yüksek doğruluklu, verimli ve düşük maliyetli bir yükseklik sisteminin kurulabilmesi için yüksek doğruluklu bir gravimetrik geoit modeline ihtiyaç duyulur. Bu gravimetrik geoit model sayesinde elde edilmiş yüksekliklerin GNSS yöntemi kullanılarak elde edilmiş olan elipsoit yüksekliklerinden çıkarılması ile pratik uygulamalarda ihtiyaç duyulan ortometrik yükseklik bilgisi elde edilebilmektedir. Geoidin tanımı yapılacak olur ise, fiziksel anlamda ortalama deniz yüzeyine yakınsayan ve karaların altından devam ettiği varsayılan özel bir eş potansiyel yüzeyi olarak yapılabilir. Bir eş potansiyel yüzey olan geoidin belirlenmesi, yeryüzünde konumu bilinen noktaların geoit yüksekliği bilgisinin sayısal olarak elde edilmesidir. Bu modellemenin yapılabilmesi için jeodezik sınır değer probleminin geoit yüzeyine indirgenmiş ölçülerin Stokes integrali veya benzer formüller yardımıyla çözülmesi gerekir. Bununla birlikte, teoride geoit yüksekliklerine benzer bir başka yükseklik tanımı daha yapılmaktadır. Ancak bu yükseklikler, geoit yüksekliklerine kıyasla, referans yüzeyi ortalama deniz seviyesini değil, topoğrafyayı takip eder. Bu yüksekliklerin referans yüzeyine quasi-geoit denir. Topoğrafya ile bu referans yüzeyi olan quasi-geoit arasındaki mesafeye ise yükseklik anomalisi denir. Geoit yükseklikleri ile elipsoit yüksekliklerinin arasında kurulan ilişki gibi benzer bir ilişki yükseklik anomalileri ile elipsoit yükseklikleri arasında da kurulabilir. Bu noktadan ve Bouger gravite anomalilerine dayanarak geoit yükseklikleri ile yükseklik anomalileri arasında bir ilişkinin de kurulması mümkündür. Bu yükseklik anomalilerinin hesaplanmasında, geoit için geçerli olan yöntemlere bazı modifikasyonların yapılması yeterli olmaktadır. Yeryüzündeki her noktada tam ve sürekliliği sağlayan gravite ölçüsünün varsayımı gerçekçi ve mümkün değildir. Bu durum, pratikte lokal alan için verilen noktalarda çözüm yapılarak sağlanır. Geoit modelleme sırasında jeofiziksel yapıyı daha iyi belirtebilmek için veri sıklığı ve dağılımı büyük önem taşır. Gelişen teknoloji ile birlikte, gravite ölçmelerini kolaylaştıran farklı yöntemler ortaya çıkmaya başlamıştır. Özellikle son yıllarda kullanımı artan hava gravimetresi (airborne gravimetry), değişken topografya yapısına sahip, yersel ölçüm yapılamayan yerlerde veri elde etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bu anlamda bölgesel geoit hesaplarına oldukça büyük katkılarda bulunarak, doğruluğun arttığı görülmüştür. Uçaktan gravite ölçülerinin topoğrafyaya indirilip, yersel veri ile birleştirilmesi, yüksek doğruluklu gravimetrik geoit hesabı için ihtiyaç duyulan verinin oluşturulması anlamında büyük önem taşır. Bununla birlikte, yersel ve hava gravite verilerinin çözünürlük, bu verilerin kapladıkları alan ve gravite ölçmelerinin yapıldığı yükseklikler gibi birçok yapısal farkları uyuşumsuzluklara neden olabilir. Bu nedenle, bu iki veri setinin uygun bir şekilde birleştirilmesi geoit belirleme için önemli bir basamaktır. Bu tez kapsamında, yukarıda belirtilenlere dayanarak yersel ve hava gravite veri kombinasyonunun yapılması ve hava gravimetrisinin geoit belirlemede olan katkısı incelenmiştir. Bu çalışmada, halihazırda bulunan artık yersel ve topoğrafyaya indirgenmiş airborne gravite anomalileri kullanılarak Colorado/ABD bölgesinde En Küçük Kareler Kollokasyonu yaklaşımı ile geoit modellemesi yapılmıştır. Bu artık gravite anomaliler, global jeopotansiyel modelden elde edilen uzun ve topografik veriden elde edilen kısa dalga boyu katkılarının çıkarılması ile elde edilmiştir. Sadece yersel, sadece hava gravimetresi ve bu verilerin kombinasyonundan oluşan bir veri seti kulanılarak üç adet quasi-geoit modeli hesaplanmıştır. Hesaplamalar En Küçük Kareler Kolokasyonu (EKK) yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Hesaplamalarda EKK metodunun kullanmasının sebebi, bu yöntemin bozucu potansiyele bağlı herhangi bir fonksiyonun tahmininde farklı veri tipleri, bir diğer anlamda farklı karakteristik özelliklere sahip olan veriler ve seyrek noktalardan oluşan veri setleri ile çalışabilmesidir. Bunun yanı sıra, ampirik değerlere dayanarak çözüm için veriye uygun bir model sunuyor olması da bu yöntemin kullanılmasındaki önemli noktalardan biridir. Hesaplamalar için elde edilmiş kovaryans modeli, hem yersel hem topoğrafyaya indirgenmiş airborne artık gravite anomalilerinin ampirik kovaryans değerlerine uyum sağlamasından dolayı, veri kombinasyonu ve quasi-geoit hesaplamalarının hepsinde bu kovaryans modeli kullanılmıştır. Öncelikli olarak sadece yersel ve sadece hava gravimetresine dayanan modeller 36- 38 N ve 251.5- 257 E sınırları içerisinde kalan 2x2 grid üzerinde hesaplanmıştır. Sadece hava gravite verilerine ve sadece yersel verilere dayanarak hesaplanan yükseklik anomalilerinden sonra temizlenmiş yersel gravite anomalileri, topoğrafya yüzeyinde bulunan artık airborne gravite anomalileri ile yine EKK yöntemi kullanılarak, 36- 38 N ve 251.5- 257 E sınırları içerisinde kalan 2x2 grid üzerinde birleştirilmiştir. Fakat bu birleştirilmiş veriye dayanan modelin hesabında, olası kenar etkilerinden kaçınmak için veri birleşiminde kullanılan alan sınırları, 36.2 - 37.8 N ve 251.8- 256.8 E şeklinde değiştirilmiştir. Elde edilen modeller, bölgedeki bağımsız bir veri seti olan arşivsel GPS/Nivelman nokta ağı içindeki 87 nokta kullanılarak test edilmiştir. Bunun için hesaplanmış yükseklik anomalileri, bu noktalarda geoit yüksekliklerine dönüştürülmüştür. Sonuç olarak belirtilen 87 nokta üzerinde, sadece yersel, sadece hava gravimetresi ve birleştirilmiş veri ile hesaplanan modellerden sırası ile 6.6 cm, 6.4 cm ve 6.3 cm doğruluk elde edilmiştir. Elde edilen istatistiklerde de görüldüğü üzere en iyi sonuç birleştirilmiş veri setinden hesaplanan modelden alınmıştır. Bu durum, hava gravimetresinin kendisinden beklenen katkıyı sağladığını göstermektedir. Özellikle dağlık bölgelerde bu katkı gözlenmektedir. Bunun sebebi ise, hızlı değişen topoğrafyanın yersel gravite ölçmelerini kısıtlamasıdır. Fakat arşivsel GPS/Nivelman noktaları 5-6 cm'nin altındaki sonuçları test etmek için yeterli doğruluğa sahip değildir. Bu doğruluk probleminden dolayı daha net bir yourm ve kıyaslama sunulamadığı için, elde edilen modeller bu bölgede test amaçlı ölçülmüş yeni veri seti ile test edilmelidir.
  • Öge
    İstanbul'da deprem sonrası toplanma alanlarının kapasitelerinin ve erişilebilirliklerinin CBS yardımıyla analizi ve değerlendirilmesi
    (Fen Bilimleri Enstitüsü, 2020-07-23) Özkılıç, Elif Nisa ; Karaman, Himmet ; Geomatik Mühendisliği Programı
    Afetler genellikle aniden meydana gelen ve beraberinde can, mal, ekonomik ve sosyal kayıplara yol açan olaylardır. Afetin verdiği zararlar nüfus yoğunluğu, az gelişmişlik, afet bölgelerindeki kontrolsüz ve hızlı yapılaşma, güvenliksiz yapı yoğunluğu, toplumun bilinçsizliği ve afet öncesi alınmayan tedbirler nedeniyle büyük boyutlara ulaşmaktadır. Neden olduğu ağır hasarlar dolayısıyla en büyük afetlerden olan deprem yer kabuğundaki kırılmalar ve sarsmalar sonucu çeşitli hasarlar meydana getiren doğal afetlerdendir.Yerkabuğunu oluşturan levhaların birbirini ittiği zonlar deprem bölgelerini oluşturmaktadır. Levhaların hareket halinde olması nedeniyle birbirini itmesi ve levhalar arasında oluşan sürtünme katsayısının aşıldığı zamanlarda kısa zamanda sarsıntı dalgaları meydana gelmekte ve bu sırada yeryüzünde kilometrelerce uzanabilen arazi kırıkları yani faylar oluşmaktadır. Türkiye sınırları içinde Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF), Doğu Anadolu Fay Hattı(DAF) olması nedeniyle deprem kuşağında bulunmaktadır. En etkin deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunan Türkiye topraklarının %93'ü ve nüfusunun %98'i deprem etkisi altındadır. Türkiye'de gerçekleşen depremler tektonik ve sığ depremlerdir.Bu depremler derinlikleri 0-60km arasında, dar alanda hissedilen ancak büyük hasarlar bırakan depremlerdir. Geçmişte yaşanan büyük hasarlara neden olan birçok büyük deprem olduğu gibi gelecek de yaşanacak depremlerin büyük can ve mal kaybına neden olacağı öngörülmektedir. Türkiye'nin en yoğun nüfusa sahip ili olan İstanbul'da Kuzey Anadolu Fay hattı üzerindedir ve geçmişten günümüze birçok deprem yaşamakla birlikte özellikle 1900 sonrası günümüze kadar 6 üzeri 20 üzerinde deprem yaşamıştır. Deprem tehlikesiyle karşı karşıya olan İstanbul' da büyük bir depremin gerçekleşeceği beklenmektedir. Deprem gibi büyük afetlerde, afetin önlenmesi, zararların azaltılması ve afetlere etkin, zamanında ve hızlı müdahale etmek, hazırlıklı olmak amacıyla afet öncesi, anında ve sonrası gerekli tedbir ve önlemlerin alınması ve afetzedelere güvenilir yaşam çevresi oluşturmak amacıyla gerekli tüm adımları içeren sürece afet yönetimi denir.