LEE- Siyaset Çalışmaları-Yüksek Lisans
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Gözat
Yazar "Uzer, Umut" ile LEE- Siyaset Çalışmaları-Yüksek Lisans'a göz atma
Sayfa başına sonuç
Sıralama Seçenekleri
-
ÖgeDevelopment as an apparatus of liberal governmental intervention: USA and Türkiye in the early cold war period(Graduate School, 2025-01-20) Kahraman, Muhammet Salih ; Uzer, Umut ; 419211007 ; Political StudiesGovernment is the right disposition of things. This means not only the management of people but the administration of the complex whole of relationships between people and things. In liberal government, intervention is a necessity that is considered reasonable under certain conditions. Liberal government in the Foucauldian sense exists through the mechanisms of knowledge/power that it brings into existence through certain political rationalities. The interventionist aspect of liberal government in practice has not been limited to societies where liberal values are embedded. A new form of liberal intervention manifested itself when the free market model idealized in liberal societies and the understanding of liberal government were put forward as a model for countries marked as underdeveloped. The US-led "developmentalism" after World War II is a clear example of such an intervention. The development apparatus derived its governmental techniques from US experiences such as the "progressive era" and the "new deal". This context invites an examination of how these reports and programs are constructed and what they omit. Development programs and reports claim to improve people's lives based on scientific and technical expertise. The analysis of liberal governmentality aims to scrutinize in detail the practices of government, the tools and techniques invented for government, and the subjects affected and influenced. This "analytic" includes the history of political ideas and the genealogy of governmental technologies. Türkiye was an early beneficiary of US aid due to its geostrategic position and its willingness to join the Western bloc. The Thornburg Report (1949) and the Barker (IBRD) Report (1951) prepared during this period stand out as the texts describing how developmental reforms in line with the liberal market model should be implemented in Türkiye. These reports criticized the experience of statist industrialization in Türkiye and the weight of the state in economic activities as a source of "inefficiency". For economic development, private enterprise had to be supported, accounting and business techniques had to be rationalized, road and transportation infrastructure had to be improved, and rural areas had to be included in the market. The organization of the economic system and technological infrastructures prevented the spread of prosperity and economic profit throughout society. The development reports prepared by US experts during the early Cold War years are interventions that aim to "improve" Türkiye's economic and institutional framework with a liberal rationale. By redefining the everyday realities of peasants or factory workers with technical categories and statistical data, these interventions impose a set of recommendations and obligations on how they "should live". However, all these attempts at regulation are limited both by unpredictable socio-economic processes at the local level and by the political objections of different actors who remain outside the development discourse or resist it. Therefore, rather than the success or failure story of "development," the thesis focuses on the question "how is it intervened, guided by what knowledge and whose authority, and within what political boundaries and conflicts?" and discusses through early Cold War development reports in Türkiye.
-
ÖgeImmigration and the rise of radical populist right parties in europe: The Resurgence of nationalism(Graduate School, 2024-10-24) Bilgili, Zehra Nazlıcan ; Uzer, Umut ; 419191007 ; Political StudiesPopülizm günümüz siyasetinde en çok anlamaya uğraştığımız kavramlardan biridir. İnsan yaşamının varlığından beri süregelen göç olgusu bugün Avrupa'da Sağ Popülist siyaset çatısı altında bir sorun olarak ifade edilmektedir. Göçün bir sorun olarak ifade edilmesi milliyetçiliğin yükselişi ile paralel olarak gösterilmektedir. Bu çalışma Avrupa'da Radikal Sağ Partilerin yükselişinin göçle olan ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. İlk olarak kavramsal karmaşadan kurtulmak amacıyla popülist siyaset biçimi teorik olarak ele alınmaktadır. Maalesef ki günümüzde hala popülizmin ne olduğuna dair soru işaretleri devam etmektedir. Kavramın tanımının yapılmasına dair zorluklar söz konusudur. Bu yüzden de bu kavram tanımlanmaya çalışılırken rastladığımız durum genellikle siyaset bilimcilerin kavramın ortak özelliklerinden bahsetmesiyle gerçekleşir. Popülizmin tanımını gerçekleştirmek isterken karşılaştığımız çıkmazlardan birisi bu kavramı ideoloji olarak mi yoksa siyaset yapma biçimi ya da bir araç olarak mı göreceğimiz ile ilgili olmaktadır. Elbette bu noktada çok farklı görüşler mevcuttur. Özellikle de mlilliyetçilik ile popülizm benzer çatı altında tutulduğu zaman popülizmin hangi kategori altında inceleneceği önem kazanmaktadır. Şüphesiz popülizmin özellikleriden bahsederken karşımıza çıkan ve popülizmin en temel özelliği olarak gösterebileceğimiz nokta popülist siyaset biçiminin halk ve seçkinler arasında gerçekleştirdiği politik ayrımdır. Bu noktadan itibaren sağ ve sol popülizmin benzer ve farklı yönleri incelenmektedir. Sol partiler göçmenler konusunda daha ılımlı bir yaklaşıma sahipken, sağ popülizmin tam tersi bir bakışa sahip olduğu görülmektedir. Sağ popülizmde, halk ve elitler arasındaki çatışma genellikle ulusal kimlik ve kültürel anlamda korunma üzerine kurulu olmaktadır. Bu noktada ulusal kimlik ve kültürel korunma anlamında düşman olarak gördükleri göçmenler üzerinden siyasal faaliyetlerini yürütmektedirler. Sağ ve sol popülizmin üzerindeki ortak ve farklı yönleri değerlendirirken dikkat etmemiz gereken nokta bu kavramın bölgesel olarak da farklılık taşıyan bir özelliğe sahip olmasıdır. Günümüzde, özellikle Avrupa'da sağ popülizm genellikle göç ve milliyetçilikle ilişkilendirilir. İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren devam eden göç olgusu, günümüzde Avrupa siyasetinde en çok tartışılan ve sorun olarak dile getirilen meselelerden biri haline gelmiştir. Bu sorun, büyük ölçüde sağ popülist siyasetin içinde şekillenmekte ve özellikle milliyetçiliğin yükselmesiyle paralel bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamda Avrupa'daki radikal sağ partilerin yükselişinin göçle ilişkisini ve bu yükselişin milliyetçilikle nasıl iç içe geçtiğini incelemeyi amaçlıyoruz. Dolayısıyla popülizmin kavramının ne olduğu üzerine düşünmek kadar milliyeçilik ideolojisinin ne ifade ettiğini de anlamaya çalışmalıyız. Çünkü siyaset arenasında her kavramda ve ideolojide olduğu gibi net ve keskin ifadelere yer vermek zaman zaman zor olabilmektedir. Milliyetçilik de popülizm gibi zaman ve toplumsal bağlama dayalı olarak içeriği farklılaşan bir ideolojidir. Bu kavramların esnek bir yapıya sahip oluşları neticesinde popülizm ve milliyetçilik arasındaki ilişikiyi çözümleyebilmemiz zorlaşmaktadır. Bir ideoloji olarak milliyetçiliğin popülizm olgusu ile hangi anlamda örtüştüğü sorgulanmaktadır. Her ne kadar popülizm kadar bukalemun bir yapıya sahip olmasına rağmen milliyetçiliğn tanımlarından bahsetmek daha mümkün olmaktadır. Özellikle, popülizmle milliyetçilik arasındaki örtüşen noktaların araştırılması, her iki ideolojinin halk ile elitler arasındaki ilişkiyi nasıl tanımladığını anlamak açısından kritik bir rol oynamaktadır. Popülizm, halkın egemenliğini savunarak elitlere karşı bir meydan okuma gerçekleştirmektedir. Milliyetçilik de halkı (genellikle bir ulus ya da etnik gruptan bahsetmek mümkündür) savunma iddiasıyla belirli bir ulusal kimlik ve egemenlik fikrini vurgular. Ancak, bu noktada milliyetçilik ve popülizm aynı şey midir, yoksa bugün yeni bir milliyetçilik anlayışı mı ortaya çıkmıştır? sorusu, hem teoride hem de pratikte siyasal düzeni anlayabilmemiz açısından önemlidir. Bu sorunun yanıtını aramak bu iki kavramın hem örtüştüğü hem de ayrıştığı noktaları daha iyi anlamamıza olanak sağlayacaktır. Her ikisinde de halkı savunmak adına benzer bir söylem geliştirmesine rağmen bunların taşıdığı anlamlar ve hedefler yer yer değişmektedir. Bu nedenle, popülizm ile milliyetçilik arasındaki ilişkiyi araştırmak, yalnızca siyasal stratejileri anlamak için değil, aynı zamanda günümüz siyasetinin evrimini kavrayabilmek için de önemlidir. Ne yazık ki popülizmin ve milliyetçiliğin aynı anılması popülist siyasetinin özgüllüğünün kaybolmasına neden olmaktadır. Öyle ki bugün milliyetçiliğin yükselişi olarak tarif edilen durum aslında çok farklıdır. Özellikle Avrupa'da sağ partiler ile ilişkilendirilen milliyetçilik, ulus devleti kuran milliyetçilik kavramından çok daha başka bir noktadır. Milliyetçilik ve popülizm arasındaki ilişkiyi anlamadan, günümüz sağ popülist siyaseti tam olarak kavranamaz. Milliyetçilik, özellikle ulus-devletin inşası ve kimlik politikaları ile ilişkilendirilirken, günümüz sağ popülist hareketlerinde milliyetçilik çok daha farklı bir yönelim taşımaktadır. Bugün, milliyetçilik, ulusal kimliği ve kültürel değerleri savunma adına etnik bir ayrımcılıkla harmanlanmış bir formda ifade bulmaktadır. Popülizm ve milliyetçilik arasındaki bu örtüşme, özellikle Avrupa'da popülist hareketlerin güç kazanmasının temel sebeplerindendir. Dolayısıyla bugün Avrupa'da popülist sağ siyaseti anlamak için popülist milliyetçilik ve etnomilliyetçilik gibi kavramlar açığa çıkmıştır. Popülist siyaseti ve milliyetçilik ideolojisini birleştilmesi ile ortaya çıkan bu kavramlar aracılığıyla Avrupa'nın siyaset tarzı anlaşılmaya çalışılmaktadır. Nihayetinde popülizmin bukalemin doğası nedeniyle aslında bu ideolojik karmaşa gerçekleşmektedir. Son olarak göç kavramına odaklanılıp Avrupa'daki göç hareketleri ve sağ partilerin göçmenlere yönelik politikaları incelenmektedir. Göçmenlerin ülkelerine hem ekonomik hem de toplumsal zarar verdiğine yönelik algıya sahip olan Avrupa seçmeninin düşüncesini etkileyen faktörlere odaklanılmaktadır. Avrupa'da yapılan araştırmalar göstermektedir ki Avrupa ülkelerine gelen göçmenlerin hepsi aynı statüye konulmaktadır. Avrupa Birliği'nin göçmen konusunda eleştirilere maruz kalmasına rağmen araştırmalar göstermektedir ki mülteci ve düzensiz göçmen konusunda bir abartı söz konusudur. Çalışmamda beş farklı Avrupa ülkesinde (Almanya, Avusturya, Hollanda, İtalya, Fransa) yükselişe geçen sağ partilerin göçmenlere karşı olan tutumları ele alınmaktadır. Görülen odur ki beş farklı Avrupa ülkesindeki sağ partiler genellikle aynı eleştirel tavır içerisindedirler. Bu beş Avrupa ülkesindeki radikal popülist sağ partilerin göçmenlere yönelik tutumları aynı şekilde ilerlemektedir. Hepsi göçmenleri suçlu ilan eden bir bakış açısına sahiptirler. Son aşamada ise medyanın, göçmenlere olan bakış açısına etkisi ve sağ popülist siyasete ne ölçüde hizmet ettiği değerlendirilmektedir. Bugün radikal popülist sağ partilerin medya sayesinde göçmen tutumlarını değiştirebilecek güçleri vardır. Medya işbirliğinde seçmenler üzerinde algı ve tutum değiştirebilecek konular özellikle gündemde tutulmaktadır. Sonuç olarak popülizm, milliyetçilik ile işbirliği içerisinde olan fakat eş değer tutulamayacak bir siyaset yapma biçimidir. Popülizm, milliyetçilik ideolojisinin özelliklerini ödünç almakla birlikte ona dönüşmemektedir. Göç Avrupa'da yeni gerçekleşen bir olay değil, insanlık tarihinden itibaren sürekli devam eden bir süreçtir. Bugün düzensiz göç ve mülteci krizi adı altında ile daha fazla yankı bulan göç konusunun medyanın da dahil edilmesi ile birlikte Avrupa'da yükselişe geçen sağ popülist siyasetin milliyetçilikten öteye geçen göçmenlere yönelik bir algı ve tutum içerisinde olduğu sonucuna varılmaktadır. Avrupa'daki sağ popülist partilerin yükselmesinin, göçmenler üzerindeki olumsuz algılarla doğrudan ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. Popülizm, milliyetçilik ve göç arasındaki etkileşimler, Avrupa'da politikaların şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Medyanın, bu ideolojik ve toplumsal süreçlerdeki etkisi, popülist siyasetin gücünü pekiştiren önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.
-
ÖgeNationalism, populism, and global governance: An inquiry into ideological tensions and normative challenges(Graduate School, 2024-06-24) Najafi, Saman ; Uzer, Umut ; 419201010 ; Political StudiesThis research explores the significant influence of nationalism and populism on the dynamics of global governance. The central research question investigates how these ideologies impact global governance structures and the normative challenges and ethical dilemmas they present. To address this, the study begins by defining and conceptualizing nationalism and populism, outlining their core features and examining their manifestations in contemporary politics. The rise of these movements is attributed to various socio-economic, cultural, and political factors, which are thoroughly analyzed to provide a comprehensive understanding of their drivers and dynamics. The research then shifts focus to the field of global governance, providing an overview of its structures and dynamics, including international organizations, treaties, and norms. The challenges posed by nationalist and populist movements to the effectiveness and legitimacy of global governance institutions are critically examined. This section highlights how these movements question the foundations of global cooperation, emphasizing national sovereignty and often undermining multilateral efforts. A key part of the study explores the intersections between nationalism, populism, and global governance. It delves into how these ideologies influence state behavior in global forums and negotiations, and assesses their impact on pressing global issues such as climate change, migration, and economic globalization. The normative challenges posed by these movements to democratic principles, including pluralism, minority rights, and political participation, are also examined. Additionally, the study discusses the ethical dilemmas associated with nationalist and populist ideologies in the context of global governance and international cooperation. Through detailed case studies of the United States, the United Kingdom, and Hungary, the research provides in-depth analyses of how nationalist and populist movements have impacted global governance dynamics in specific countries. These case studies focus on the interactions between these movements, domestic politics, and global governance processes, offering concrete examples of the broader trends discussed. The responses of global governance institutions to the challenges posed by nationalist and populist movements are also explored. The study examines how international organizations and multilateral agreements have addressed these challenges and identifies potential strategies for reconciling nationalist and populist concerns with global governance goals. This includes discussions on dialogue, diplomacy, and compromise. In conclusion, the research summarizes the main findings and their implications for understanding the relationship between nationalism, populism, and global governance. It offers policy recommendations for addressing the challenges posed by these ideologies and suggests potential avenues for future research. These recommendations aim to provide a roadmap for policymakers and global governance practitioners to navigate the complex landscape shaped by the rise of nationalism and populism