Polen - İTÜ Akademik Arşive Hoş Geldiniz


Polen, İstanbul Teknik Üniversitesi akademik ve idari personeli, öğrencileri tarafından doğrudan ve dolaylı olarak yayınlanan; kitap, makale, tez, bildiri, rapor, araştırma verisi gibi tüm akademik kaynakları uluslararası standartlarda dijital ortamda depolar, üniversitenin akademik performansını izlemeye aracılık eder, kaynakları uzun süreli saklar ve yayınların etkisini artırmak için telif haklarına uygun olarak açık erişime sunar.


Supported by SelenSoft Yazılım






Son Gönderiler

  • listelement.badge.dso-typeÖge, listelement.badge.access-status Açık Erişim ,
    Miselyum tabanlı malzemenin dijital üretim yaklaşımıyla iç mekân tasarım bileşeni olarak kullanılması
    (Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025-06-26) Özkan, Müge; Güzelci, Orkan Zeynel; 418221006; İç Mimari Tasarım Uluslararası
    Doğal kaynakların hızla tükenmesi, kontrolsüz atık üretimi ve çevre kirliliği gibi küresel problemler, yapı sektöründe sürdürülebilir malzemelerin kullanımına ve geliştirilmesine yönelik ilginin artmasına sebep olmuştur. Geleneksel inşaat pratiklerinin çevresel etkileri, bu nedenle sorgulanır hale gelmiş ve yeni nesil malzeme arayışlarını hızlandırılarak bu doğrultuda biyobazlı malzemelere yönelimi beraberinde getirmiştir. Literatürdeki çalışmalar, miselyum oluşturan mantar organizmalarının yetiştirilmesiyle elde edilen biyolojik malzemelerin, bu soruna çözüm sunabileceği öngörülmüştür. Bu süreçte tarımsal atık gibi organik atıklar değerlendirilerek kullanım ömrünün sonunda biyolojik olarak çözünebilen bir malzeme olarak miselyum bazlı kompozitler karşımıza çıkmıştır. Bu çalışmanın birinci bölümünde çalışmanın amacı, kapsamı ve yöntemi açıklanmıştır. Miselyumun yapı malzemesi olarak potansiyeli irdelenmiş, çalışma kapsamında tasarım, deney ve değerlendirme süreçlerinin nasıl yapılandırıldığı aktarılmıştır. İkinci bölümde, çevresel sürdürülebilirlik kavramı, sanayileşme ve tüketim kültürüyle birlikte incelenmiş ve inşaat sektörünün çevresel etkileri detaylandırılmıştır. Bu doğrultuda, biyobazlı malzemelere değinilerek tanımlamalarına yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, literatür taraması kapsamında, miselyum bazlı malzemelerin biyolojik ve yapısal özellikleri incelenerek, tasarım odaklı disiplinlerde kullanım biçimleri ele alınmıştır. Miselyumun malzeme potansiyeli, yetiştirilme süreci ve mimarlık alanındaki etkileri değerlendirilmiştir. Ayrıca malzemenin dokunsal ve görsel algılara dayalı olarak organoleptik konfor kavramıyla ilişkisine değinilmiştir. Dördüncü bölümde ise, iç mimari bileşenin tasarım aşamasına, deneyler ile üretilmesine ve üretilen ölçekli bileşenlerin değerlendirilmesine yer verilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, parametrik tasarım araçlarıyla belirli bir mekâna özgü modüler ve özelleştirilmiş asma tavan bileşeni tasarlanmıştır. Miselyum bazlı bileşenlerin şekillendirilmesi için 3B baskı yöntemi kullanılarak kalıpların üretilmesinin ardından çeşitli yapı malzemeleri ile deneyler gerçekleştirilerek kullanılan kalıpların nasıl optimize edileceği araştırılmıştır. Böylelikle miselyum deneyinin gerçekleştirileceği mimari kalıp üretimi için modüler kalıp üretim yöntemi geliştirilmiştir. Ardından bu uygulama üç farklı ölçekte tekrarlanmıştır. Deneylerin sonuçlarına göre malzemenin genel formu, detay seviyesi, yüzey dokusu ve büyüme süreci değerlendirilmiştir. Nihai ürün, 3 boyutlu olarak taranarak dijital ortama aktarılmış ve elde edilen formun yüzey dokusu ile detay seviyesinin performansı, çınlama süresi üzerinden değerlendirilerek analiz edilmiştir. Son bölümde, çalışmanın genel değerlendirilmesi yapılarak sonuçlar tartışılmış ve gelecek çalışmalara yönelik neler yapılabileceğine dair fikirler sunulmuştur. Biyomühendislik, hesaplamalı üretim, mimarlık ve iç mimarlık perspektiflerinden miselyum bazlı malzemelerin büyüme ve üretim olanaklarını keşfetme ve yeni çalışmalara ışık tutma motivasyonuyla yürütülmüştür. Bu yaklaşımla birlikte, sürdürülebilir tasarım, biyomalzemeler ve yenilikçi üretim tekniklerinin bir araya getirilmesine katkı sunularak kapsamlı bir değerlendirmeyle özgün bulgular ortaya koyulmuştur. Bu çalışmanın, malzemeye özgü tasarım doğrultusunda miselyumla yapılacak olan tasarımlara ve üretim yöntemlerine örnek teşkil etmesi beklenmektedir.
  • listelement.badge.dso-typeÖge, listelement.badge.access-status Açık Erişim ,
    Constructing a framework for architectural representation: sketch as a medium for flexibility and perceived dynamism
    (Graduate School, 2025-07-01) Günaydın, Beyza; Gürer, Ethem; 418221002; International Master of Interior Architectural Design
    Architectural representations, as a language of communication and a medium of conceptual production, are increasingly inadequate in conveying contemporary spatial experiences. Space is not merely a visual form; it is a phenomenon perceived bodily, sensorially, and temporally. However, conventional representational methods often overlook the spatial bond formed through the body and shaped by the senses. This vision-oriented reductive approach not only limits the visual outcome of design but also shapes the structures of underlying modes of thinking. Therefore, the impact of representational tools on design is not merely a formal or technical concern; it constitutes a framework that defines, and thus necessitates a critical reassessment of, the boundaries of architectural thinking. At this point, the notion of expressive flexibility emerges as a key concept in disrupting the rigid structure of representation and making it more responsive to contemporary spatial practices. Flexibility here refers not only to formal variability but also to the transformability of representation and its capacity to accommodate openness within the design process. This study focuses on sketching as a method that inherently embodies such flexibility. The sketch, representing a design idea in its incomplete, searching, and formative phase, is addressed not merely as a technical tool but as a medium through which thought assumes a flexible form. In this context, the study examines the characteristic qualities of sketching in order to identify representational approaches that enable flexibility. In the subsequent phase of the research, the study explores how the concept of dynamism can be integrated into flexible representational practices. Within this framework, various theoretical and disciplinary approaches to the notion of movement in architecture are examined. Bernard Tschumi's tripartite conceptualization of space, movement, and event provides the theoretical grounding for this inquiry. The layered articulation of movement in Tschumi's work is adopted as a methodological approach, offering a lens through which spatial dynamism may be reconsidered. Accordingly, perceptual interpretations of movement in visual representations are investigated and categorized into two main groups: eye-mind movement and bodily projection within space. This categorization into two types provided a guiding framework for the practical part of the study; the design of both the eye-tracking test and the questionnaire reflected this underlying logic. In the context of dynamism, the study analyzes how movement in space can be represented and incorporated into sketching, based on the identified theoretical framework. To this end, the deconstructivist movement, known for its challenge to conventional design and representational norms, as well as its focus on movement and dynamism, forms the basis of the selected case studies. The examples include architectural representations that express movement through diverse methods and approaches. These cases share commonalities in format and concept with the representational strategies derived from Tschumi's space-movement-event model and the interpretive analysis of sketching practice. Through this selected material, the study investigates how movement can be represented within flexible architectural representations, while also testing the proposed approaches through a participant-based observational process. In this study, conducted with third-year interior architecture students, data obtained through eye-tracking and participant surveys were analyzed based on the previously established dual classification of movement perception. Visual attention metrics, including the number of gazes, fixations, saccades, and the attention coefficient, were examined and interpreted in conjunction with participants' responses. Accordingly, the study evaluated how the identified representational strategies contribute to conveying spatial flexibility and supporting the perception of spatial dynamism. The findings indicate that explicit visual cues in the drawing do not primarily trigger the perception of dynamism, but instead emerge through a cognitive process activated by ambiguous and indeterminate representations. Representational strategies such as ambiguity, openness, and abstraction were found to be effective in evoking a sense of movement and transformation in the viewer. Dynamism is not an inherent feature of the visual itself, but an experiential effect shaped through the interaction between the drawing and the observer. Eye-tracking data revealed that visual attention metrics alone are insufficient to account for the perception of movement; instead, qualities such as layering, spatial ambiguity, and compositional flexibility were found to play a more decisive role in shaping this perception. The study aims to provide a conceptual framework that links sketching to flexibility in architectural representation. The proposed approach, while centered on sketching, has the potential to be adapted to other representational tools and may evolve into a more systematic methodology through future empirical studies and broader applications.
  • listelement.badge.dso-typeÖge, listelement.badge.access-status Açık Erişim ,
    Design and characterization of poplar fiber based nonwoven structures for sustainable textile applications
    (Graduate School, 2025-09-16) Usta, Canan; Gürarslan, Alper; 503192802; Textile Engineering
    In recent years, the global textile industry has experienced a significant shift toward sustainability and environmentally responsible practices. Central to this transformation is the growing preference for natural fibers as an alternative to conventional synthetic materials. The integration of these renewable fibers into functional nonwovens that serve a wide range of applications has emerged as a prominent area of research and innovation. Natural fibers derived from plant or animal sources offer significant advantages, including biodegradability and a lower environmental footprint during production. As the industry progresses toward a more sustainable future, exploiting the potential of such fibers becomes increasingly critical. Within this framework, the efficient use of natural resources is crucial to minimize pollution and water consumption, which are significant concerns in textile production. This growing awareness has led researchers to investigate alternative raw materials and develop processing techniques that support their integration into the textile industry. In this context, poplar seed fibers, harvested from trees commonyl grown in the Northern Hemisphere, have been selected for this study as promising, underutilized alternatives. The goal of this doctoral study is to transform poplar fibers, a natural material with no prior application in fabric form in commercial textiles, into functional, high value-added nonwoven textiles. This transformation is achieved using three different fabrication techniques: needle punching, wet-laying and bio-composite production. Due to their porous structure and inherent hydrophobic, antibacterial and sustainable characteristics, poplar fibers present significant potential for advanced textile applications. These properties are being explored for the first time within the context of textile research. This thesis study consists of four chapters, carefully organized to maintain the coherence and integrity of the research scope. Each experimantal chapter presents original contributions and offers new insights that enrich the existing literature in the field of sustainable textile materials. Throughout the chapters, key findings related to the conversion of poplar fibers into functional nonwoven structures are explored in detail. The first introductory chapter provides a comprehensive literature review of the distinct physicochemical properties of poplar fibers, including their short length (~4mm), hollow morphology, hydrophobic surface and inherent antibacterial activity. The chapter also introduces the fundamentals of nonwoven textiles, their production methods and their importance in the context of sustainable development. The literature review highlights the environmental importance and industrial potential of converting agricultural waste (especially underutilized natural fibers, into high-performance textile products. In the second chapter, the needle-punching method was employed as the production method. Owing to their short length, poplar fibers were combined with longer hollow polyester fibers (64 mm) in weight ratios of 30% and 60% to facilitate carding. The blended nonwoven fabrics were extensively characterized to evaluate their physical, morphological, mechanical, thermal, acoustic and permeability properties. The results revealed a decrease in tensile strength due to reduced fiber cohesion as poplar content increased (from 1.78 MPa for pure PET to 0.58 MPa for PET-PO60). However, there were significant improvements in thermal insulation (maximum 0.1209 K·m²/W) and acoustic absorption (SAC=0.78 for PET-PO60), indicating that these fabrics are strongly suitable for building or automotive insulation and comfort applications. Higher poplar content also resulted in increased thickness and basis weight, lower density and air permeability, while properties related to water vapor permeability and general comfort features were largely maintained. The third chapter introduces an innovative bio-composite production strategy, in which poplar fibers were combined with PLA (polylactic acid) fibers using the wet-laying technique, followed by hot-pressing to form multilayer structures. This method allowed for poplar fiber content of up to 80%, offering a more sustainable alternative compared to the needle punching. The fabricated composites were subjected to mechanical (tensile, flexural, impact), thermal, acoustic and hydrophobic performance analyses. Results indicated that the multilayer structure singificantly improved the tensile strength (from 1.5 GPa in single-layer (WL1) to 5.1 GPa in five-layer (WL5) sample) and flexural properties, meeting the standards required for automotive dashboard components. However, increased layering was associated with a decrease in impact resistance, likely due to interfacial brittleness. Importantly, the lowest thermal conductivity was achieved in WL5 (0.028 W/m·K) and sound absorption performance was improved, confirming the potential of the composites in insulation applications. All samples exhibited strong hydrophobicity with an average water contact angle of ~130°, supporting their durability in humid environments, such as automotive interiors. The final experimental chapter examines the use of 100% poplar fiber nonwovens, produced by wet-laid method, in wastewater treatment applications.
  • listelement.badge.dso-typeÖge, listelement.badge.access-status Açık Erişim ,
    Hava örnekleme sistemi ile biyoaerosol tespiti için mikroakışkan tabanlı tanı sistemi geliştirilmesi
    (Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025-07-30) Gültekin Eraslan, Hülya; Ergenç, Ali Fuat; 518162018; Mekatronik Mühendisliği
    Günümüzde hava kalitesi, özellikle kapalı ortamlarda insan sağlığını doğrudan etkileyen önemli bir çevresel faktördür. Havadaki biyolojik partiküller olarak tanımlanan biyoaerosoller, patojen mikroorganizmalar içerebildikleri için solunum yoluyla bulaşan enfeksiyonların yayılımında kritik rol oynamaktadır. Bu doğrultuda, biyoaerosollerin hızlı, güvenilir ve taşınabilir sistemlerle tespit edilmesi hem halk sağlığının korunması hem de bulaşıcı hastalıkların erken teşhisi açısından büyük önem arz etmektedir. Bu tez çalışmasında, havadaki Escherichia coli (E. coli) biyoaerosollerinin, izotermal koşullarda çalışan bir moleküler tanı yöntemi olan LAMP (Loop Mediated Isothermal Amplification) tekniği ile tespit edilmesi amaçlanmış; ayrıca bu yöntemin kültürleme, jel elektroforez ve elektrokimyasal ölçüm teknikleriyle karşılaştırmalı analizi gerçekleştirilmiştir. Tezin literatür bölümünde, biyoaerosollerin yapısı, çevresel etkileri, örnekleme yöntemleri (pasif ve aktif), moleküler tespit teknikleri ve biyosensör teknolojileri detaylı şekilde incelenmiştir. Özellikle sıvıya çarptırma (impingement) yöntemi, biyoaerosol toplama verimliliği açısından ön plana çıkmıştır. Ardından, hava örnekleme sistemine entegre edilebilecek bir çip tasarlanmış, PDMS (polidimetilsiloksan) kullanılarak üretimi gerçekleştirilmiştir. Bu çipin üretiminde kullanılan kalıp için PCB (baskı devre kartı) prototipleme cihazı kullanılmıştır. LAMP amplifikasyonlarında ısı kontrolü için özgün bir ısıtıcı sistem ve hava örnekleme numunesi çekme işlemlerinde kullanılmak üzere şırınga pompası tasarlanıp üretilmiştir. Deneysel süreçte, farklı konsantrasyonlarda hazırlanmış E. coli çözeltileri bir nebülizatör aracılığıyla kapalı bir ortama aerosolize edilmiştir. Özel olarak tasarlanan hava örnekleme şişesinde, bu bakteriler LB besiyerinde çoğaltılmış ve belirli zaman aralıklarında (10, 30, 60, 90 ve 120 dakika) peristaltik pompa ya da şırınga pompası ile sıvı numune çekme işlemi yapılmıştır. Elde edilen örnekler öncelikle kültürleme yöntemiyle agar plaklar üzerinde inkübe edilerek değerlendirilmiş, ardından LAMP yöntemi uygulanmıştır. Sonuçlar jel elektroforez yöntemi ve elektrokimyasal ölçümlerle doğrulanmıştır. Bu çalışmada geliştirilen sistem, klasik kültürleme ve PCR (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) tabanlı analiz yöntemlerine kıyasla çok daha kısa sürede, yüksek özgüllük ve hassasiyette sonuç vermesi bakımından, acil durumlarda ve sahada kullanılabilir tanı sistemleri için umut vadetmektedir. Ayrıca çip tasarımı entegrasyonu ile sistemin taşınabilirliği artırılmış, düşük maliyetli ve kompakt bir biyosensör platformunun temelleri atılmıştır. Bu tez, çevresel sağlık alanına, enfeksiyon kontrolüne, mikrobiyal tespit ve mobil tanı alanlarına önemli katkılar sunan, yenilikçi ve çok disiplinli bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
  • listelement.badge.dso-typeÖge, listelement.badge.access-status Açık Erişim ,
    Osmanlı/Türk makam müziği tarihinde kültürel bir figür Ali Ufki Bey
    (Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2025-09-08) Öney Altun, Şengül; Sarı Çolakoğlu, Gözde; 414182016; Müzikoloji ve Müzik Teorisi
    Bu tez çalışması, erken modern dönem Osmanlı/Türk makammüziği tarihinde kültürel bir figür olarak Ali Ufki Bey'in çok katmanlı entelektüel ve müzikal kimliğini tarihsel bağlam ve müzikal açıdan yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca Osmanlı Sarayı'nda görev alan Ali Ufki Bey, yalnızca bir müzik adamı değil; bir poliglot, çok kültürlü entelektüel bir figürdür. Onun hem yaşadığı çağda hem de günümüz kültürel ve akademik çevrelerinde çok yönlü entellektüel f bir igür olarak değerlendirilmesi, bu çalışmanın temel çıkış noktasını oluşturmuştur. Polonya-Lehistan kökenli Bobovski'nin, Osmanlı'daki adıyla Ali Ufki Bey'in kaleme aldığı üç müzik yazması (Mecmûa-i Sâz ü Söz, Turc 292 ve Mezmurlar) müzik alanındaki kültürel üretiminin başlıca örnekleridir. Bu eserler yalnızca müzikal repertuvar aktarımı sağlamakla kalmaz; aynı zamanda Batı müzik notasyonu ile Osmanlı makam müziğinin teknik unsurlarının, sembolik düzeyde dahi olsa, 'yeni' ve melez bir müzik dili kurgusu içinde temsilinin örneklerini ortaya koyar. Yazmaların her biri, farklı düzeylerde kültürel uyarlama ve çokkültürlü temsil örnekleri sunar. Tezin ikinci bölümünde tarihsel arka planı oluşturmak amacıyla, tarih disiplininde kabul gören 'erken modern dönem' kavramı kullanılmış ve Osmanlı'nın çok kültürlü yapısına işaret eden bir çerçeve kurulmuştur. Ali Ufki Bey, bu yapının içinde yalnızca müzik, dil ve teoloji alanlarındaki beceri ve yetkinlikleriyle değil; aynı zamanda kültürel etkileşim alanlarının aktif bir unsuru olarak değerlendirilmiştir. Özellikle 17. yüzyıl Osmanlı İstanbul'u ile Avrupa arasında süregiden kitap transferi süreçlerinde adeta aranan bir isim hâline gelmiş; bu yönüyle 'örtük bir kültürel ağ' içinde yer alan, entelektüel bağlantılar ve bilgi aktarım süreçlerinde etkin rol üstlenmiş bir figür olarak öne çıkmıştır. Bu kapsamda, Ali Ufki Bey'in İstanbul'daki kültürel ve entelektüel etkileşim alanlarındaki konumu ele alınmış; onun, erken modern dönem 17. yüzyıl Osmanlı İstanbul'unda belirgin şekilde görünür olan bir 'aydın tipinin' karakteristik özelliklerini taşıdığı vurgulanmıştır. Osmanlı tarihçisi Cemal Kafadar'ın bu tipolojiyi tanımlamak üzere geliştirdiği 'Çelebiler Çağı' kavramı çerçevesinde, Ali Ufki Bey'in de bu sembolik figürlerden biri olarak değerlendirilebileceği öne sürülmüştür. Tezin üçüncü bölümünde, Ali Ufki Bey'in Bobovski olarak yaşadığı dönemde Polonya'daki muhtemel yaşamı ve eğitimi, Osmanlı esareti ve sonunda özgürlükle sonlanan yaşam serüveni tarihsel kaynaklar doğrultusunda yeniden analiz edilmiştir. Ufki'nin biyografisine dair mevcut literatür, bu bölümde yöntem açısından yeni bir bakışla ele alınmıştır. Polonyalı yaşamından bahsederken Bobovski, Osmanlı'daki yaşamından söz edilirken Ali Ufki Bey şeklinde bilinçli bir ayrıma gidilmiş, onun iki kültürlü yaşamına vurgu yapılmak istenmiştir. Bu yaklaşım içinde, mevcut biyografi literatürü, kendisinden öğrendiklerimiz ve onu tanıyanların aktardığı bilgiler şeklinde tasnif edilmiş, eleştirel bir bakışla yeniden yorumlanmıştır. Bölüm kapsamında Ufki'nin Polonyalı Wojciech'ten Osmanlı'nın Ali Ufki Bey'ine 'dönüşümü' tarihsel açıdan kronolojik olarak irdelenmiş; özellikle net şekilde bilinmeyen birkaç noktanın altı çizilmiştir. Bu noktalardan, esaretinin Edirne Sarayı bölümünün yeterince aydınlatılamadığı ve bu düğümün yeni tarihsel bulgular ışığında çözümlenmesinin, Ali Ufki Bey'in yaşam serüveninin kronolojik açıdan bilinmezliklerine ışık tutabileceği değerlendirilmiştir. Öte yandan, Bobovski iken almış olduğu muhtemel eğitimin menşei, içeriği yeni tarihsel veriler ışığında çözümlenmeye çalışılmıştır. Edinilen bulgular doğrultusunda, Polonya eğitim sisteminin, ağırlıklı olarak Cizvit tarikatı ve bu yaklaşıma bağlı okullar tarafından domine edildiği sonucuna ulaşılmış; eğitim müfredatında ve özellikle müzik eğitiminde baskın olan İtalyan etkisine dikkat çekilmiş, Bobovski'nin bu okullardan birinde eğitim görmüş olma olasılığına değinilmiştir. Öte yandan ikinci bir olasılık olarak, Polonya'daki soylu ailelerin büyük malikânelerinde çocuklarına çok dilli ve çok yönlü bir eğitim sağladıkları hatırlatılmış; Bobovski'nin de böyle bir ortamda yetişmiş olabileceği güçlü ihtimaller arasında gösterilmiştir. Tezin eser analizleri bölümünde, Ali Ufki Bey'e atfedilen yedi saz eseri detaylı biçimde incelenmiştir. Feldman'ın dönemlendirme kriterlerine göre yapılan analizlerde, bu eserlerin 17. yüzyıl Osmanlı müzik diliyle biçimsel uyumu tartışılmış; Londra ve Paris yazmaları arasında notasyon ve yapı farklılıkları değerlendirilmiştir. Londra yazmasının sistematik yapısı, Paris yazmasının ise Batı müziğine yakınlık gösteren semboller içermesi dikkat çekici bulunmuş; özellikle Mezmur çevirilerinde kültürel aktarıma dair yöntemsel tutum irdelenmiştir. Bu çalışmada kültürel yetkinlik, kültürel ve sosyal sermaye, teolojik çerçeveleme, örtük ağ ve Çelebiler Çağı gibi kavramsal araçlara yer verilmiştir. Ancak bu kavramlar, tez boyunca kuramsal bir temel oluşturmak amacıyla değil; yalnızca pragmatik ve işlevsel bir yaklaşımla, analitik açıklama gücünü pekiştiren araçlar olarak kullanılmıştır. "Osmanlı/Türk Makam Müziği Tarihinde Kültürel Bir Figür: Ali Ufki Bey" başlıklı bu tez çalışmasında Ali Ufki Bey'in entelektüel kimliği, üretim biçimleri ve içinde bulunduğu tarihsel bağlamın disiplinler arası ve çok yönlü bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiği ortaya konmuştur. Ufki'nin çokkültürlü ve çokkatmanlı entelektüel kimliğini anlamaya yönelik bütüncül bir metodolojik çerçevenin geliştirilmesi gerekliliği ise, tezin ulaştığı en temel sonuçlardan biri olarak değerlendirilmektedir.