Publication: Mimar kimliğinin kurulumu ve çözünümü: Arkitekt ve mimarlık dergilerinde müellif ve telif kavramlarının incelenmesi
Loading...
Files
Date
Authors
Advisor
Journal Title
Journal ISSN
Volume Title
Publisher
Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
Type
Abstract
Ortaçağ'da sanat ile teknik; sanatçı ile zanaatçı arasında belirgin bir söylemsel ayrım bulunmamaktadır. Bu dönemde bir yapı ustası, zanaatçı niteliğiyle eser üreten, müellif olarak adı bilinmeyen isimsiz bir tasarımcıdır. Ancak bu durum, aynı çağda mülkiyet ilişkilerinde yaşanan dönüşümle, dolayısıyla ekonomik süreçlerin etkisiyle değişmeye başlamıştır. İlk kırılma, İtalya'da kolektif üretim biçiminden ayrılarak kendi tasarımı üzerinden isim kazanmaya başlayan Ortaçağ'ın gezgin zanaatçılarına verilen tekel patentleri ve kral mektupları gibi imtiyazlar aracılığıyla gerçekleşmiştir. İkinci kırılma ise, sanatçının öncül figür haline gelmesine olanak sağlayan mülkiyet ilişkilerinin oluştuğu Rönesans döneminde yaşanmıştır. Bu dönemde "deha sanatçı" figürü öne çıkmış; sanatçıların adları bilinmeye başlanmış ve onlar adına kitaplar yazılmıştır. Böylece sanatçının tekil ve özgün üretimleri üzerinden toplumsal ve ekonomik ilişkiler şekillenmiştir. Avrupa'da 15.yy'da ortasında matbaanın kullanımı, kitapların ve sanatsal üretimlerin çoğaltılarak birçok Avrupa kentine yayılmasını kolaylaştırmış; bu gelişme ile müellif, loncalara bağlı basımevlerine müelliflik haklarını devretmeye başlamıştır. Böylece, edebi alanda kopya üzerinden telif korumasının kabulüne olanak sağlayan koşullar gelişmiştir. 15. yüzyılda Alberti (1988), mimarı düşünsel üretim yapan bir müellif olarak tanımlamış; onu hem zihinsel hem bedensel emeği kullanan uygulayıcı zanaatçıdan ayırarak, yalnızca zihinsel emeği üzerinden yüceltmiştir. Bu durum, mimarı bir "author" (müellif ya da otorite) olarak yücelten anlayıştan ve mimarın bir uygulayıcı olduğunu ileri süren Vitruvius'un yaklaşımından söylemsel bir ayrışma biçimi olarak değerlendirilebilir. 17. yüzyılın sonunda kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte, tarihsel sürecin hukuki açıdan en önemli eşiği, 1709 yılında İngiltere'de kabul edilen Anne Yasası olarak değerlendirilmektedir. Bu yasa, yalnızca edebi müelliflere ilk kez yasal telif hakkı tanımakla kalmamış; aynı zamanda müellif figürünü hukuksal düzeyde kurumsallaştırmıştır. Bu yasada, eserlerin kopyalanmasının engellenmesine yönelik olarak seçilen 'copy' (kopya) terimi ile dönemin kapitalist basımevlerinde kullanılan 'copy right' (kopya hakkı) ifadesi, günümüzde yasanın 'copyright' olarak adlandırılmasına zemin hazırlamıştır. 18. yüzyılın sonunda taş baskı tekniğiyle birçok harita, resim ve çizimin basılarak çoğaltılması, telif haklarının yalnızca yazılı metinlerle sınırlı kalmayıp çeşitli meslek alanlarını da kapsamasına yol açmıştır (Bozgeyik, 2019). 19. yüzyılda bu kurumsallaşma, birçok Avrupa ülkesine yayılmış; kabul edilen uluslararası sözleşmelerle birlikte telif yasaları mimari çizimlerin sahiplerini de içine alacak biçimde genişletilmiştir. Mimarlığın bir sektör haline geldiği 20. yüzyılın başında ise, uygulanmış mimarlık eserlerinin tasarımcıları, uluslararası yasalar çerçevesinde hukuki olarak koruma altına alınmıştır (Bozgeyik, 2019). Bu bağlamda, telif yasalarının mimarın özgün eser üretimini teşvik etmesi ve onun maddi ve manevi haklarını koruması, söz konusu tarihsel dönüşümde belirleyici bir rol oynamaktadır. Telif ya da fikri mülkiyet hakkı, eser sahibine zihinsel emeğiyle oluşturduğu eser üzerinden tanınan maddi ve manevi haklardan oluşmaktadır. Avrupa menşeli "author" kelimesinin Türkçe karşılığı olan "müellif" ile, 'authorship' terimine karşılık gelen 'müelliflik, telif' kavramları, benzer anlamları yansıtmaktadır.Günümüzde Türkiye'de mimarlık alanında da kullanılmaya devam eden 'müellif' kavramı, 'eser yazarı' anlamının yanı sıra, 'mü' ve 'elif' bileşimi üzerinden (Nişanyan, 2018) 'ilk yapan' ve 'otorite sahibi' şeklinde de yorumlanmaktadır. Bu anlamıyla 'müellif', etimolojik olarak "author–authority" ilişkisinde olduğu gibi, otorite kuran yaratıcı bir özneye işaret etmektedir. Bu tez çalışması, mimarın telif yasaları sonucunda "müellif" olarak adlandırılmasına neden olan tarihsel ve söylemsel koşulları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmada ele alınan temel problemler; Türkiye'de mimarın 'müellif' statüsü kazanmadan kendi tasarımlarını gerçekleştirememesi ve müellifliğin, mimari yarışmalar dışında yalnızca büro sahibi mimara tanınan bir hak olarak, doğrudan mülkiyet ilişkilerinin aracı haline gelmesidir. Foucault'nun (2014) da ifade ettiği üzere, müellif kavramının kazandırdığı söylemsel güç, mimarı sanatsal yeteneğinden ziyade siyasi ve ekonomik ilişkileri üzerinden nesneleştirmektedir. İktidar söyleminin bir yansıması olarak, günümüzde de geçerliliğini koruyan telif ya da müellif hakları, kimi zaman mimarın mimari eserinin yıkımına da neden olmasına zemin hazırlamaktadır. Bu bağlamda, tezin hipotezi, günümüz mimari pratikleri üzerinden Türkiye'de mimarın telif hakkı aracılığıyla kendi öznesine, eserine ve topluma yabancılaştığını; dolayısıyla telif kavramının mimari yaratıcılığı bütünüyle kapsamakta yetersiz bir çerçeve sunduğunu ileri sürmektedir.
Description
Thesis (Ph.D.) -- Istanbul Technical University, Graduate School, 2025
Subject
mimar kimliği, architect identity, mimarlık dergileri, architecture journals